Seçme Yazılar

 Suriye müftüsünden Erdoğan’a acı bir mesaj 

Muharrem Bayraktar 

7 Ocak 2013 

Batılı emperyal güçlerin ve bu güçlerin uzantısı olan sahte cihat özenticilerinin kana buladığı Suriye’den çok dokunaklı bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun. 

Yol TV’den Fuat Ateş, Lübnan üzerinden Suriye’ye giderek, burada yaşadıklarını ilginç bir belgesel halinde yayınladı. Kendisini kutluyorum. Suriye Müftüsü Ahmet Bedreddin Hassun ile de görüşen muhabir yaptığı mülakatı yayınladı.

Bugünkü yazımda Suriye Müftüsü Hassun’un konuşmasından bir kesit aktarmak istiyorum. Müftü Hassun’un oğlu Sariye Ahmed Bedreddin, Şam’da hain bir saldırı sonucu öldürülmüştü. Bakın neler diyor Suriye baş müftüsü:

“Erdoğan’a şunu hatırlatmak istiyorum. Kendisiyle iki defa toplantıya katıldım. İlk olarak İstanbul Belediye Başkanı iken Hz. Muhammed’in kabri başında. Daha sonra da bundan 3 yıl önce başbakanken Ankara’daki Kocatepe Camisi’nde birlikte namaz kıldık. O zaman çok uzun bir süre de görüşme imkânı olmuştu. Kendisi Beşar Esad ve ailesiyle ilgili birçok iltifatta bulunmuştu. Ve bana dönerek şunu söylemişti:

“Arap Baharı denilen bu dalgalar nedeniyle Suriye için çok korkuyorum.”

Bu uyarısı için kendisine teşekkür ettim. Özellikle Suriye’ye gösterdiği ilgi ve ziyaretler için tekrar kendisine şükranlarımı sundum. Suriye’ye döndükten sonra Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz konuşmayı Beşar Esad’a da ilettim. Bugün Türkiye Başbakanı Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na şunu söylüyorum:

“Kıyamet günü Allah’ın huzuruna hep birlikte çıkacağız. Orada ben şunu söyleyeceğim. “Senin ülkenden gelen teröristler benim çocuğumu ve kırk bin masum Suriye vatandaşını katlederek senin yanına döndüler. Neden tüm bu olaylara izin verdiniz? Biliyorsunuz ki Peygamberimiz “komşunuza iyi davranın” diye buyurdu.
Suriye’de bu ateşi yakanlar bilsin ki bu ateşin korları onları da yakacaktır.”

Müftü Hassun daha sonra gözyaşları içinde konuşmasına şöyle devam etti:

“Benim çocuğumu neden katlettiklerini de açıklayayım. Benden Suriye’den ayrılmam istendi. Ülkemden ayrılıp mevcut siyasi sisteme karşı olduğumu beyan etmemi istediler. Özellikle Ürdün ve Suudi Arabistan’dan bazı isimler beni arayıp bir an önce ülkeyi terk etmem gerektiğini söylediler. Ben de onlara ülkeyi terk etmek yerine yöneticilerle muhalifler arasında köprü görevi görmem konusunda yardımcı olmayı önerdim. Fakat onlar benim bu tavrımı sistem yanlısı olmak şeklinde ilan ettiler. Ve buna cevap olarak da çocuğumu katlettiler. Ardından insanlara çocuğumu Suriye devletinin katlettiğini anlattılar. Bütün bunlar olurken çocuğumun katili olan iki kişi yakalandı. Ve ben bir toplantıda onlarla birlikte oldum. Sadece benim çocuğumu değil o saldırıda 15 insanımızı da katlettiler. Onlara “neden yaptınız bu işi?” diye sordum. “Bize dışardan böyle bir emir geldi” dediler. Ben kendi adıma onları affettim. Türkiye’deki kardeşlerime lütfen anlatın; Suriye’de işte bunlar yaşanıyor.”

Suriye Müftüsü vatanına, milletine, bayrağına, dinine, imanına sahip çıkarak tarihe bir kahraman olarak geçecek. Gelen baskılara direnerek ülkesinde kalan bir müftü olarak, gelen baskılara hiç direnmeden “Suriye’yi satan” Türk Başbakan’a çok önemli bir mesaj gönderdi. Ülkesinin emperyal çizmeler altında çiğnenmemesi için evladını şehit verdi. Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a güvenmenin bedelini çok acı ödedi.

“Erdoğan’la Kıyamet Günü Allah’ın (c.c.) huzurunda hesaplaşacağız” diye haykırıyor.

Ankara’da aynı safta namaz kıldığı Başbakan’ı “oğlunu katledenlere kucak açmakla” suçluyor.

Haçlının “aferinini” almak uğruna böylesine ağır bir günahla Allah’ın huzuruna gitmeye değer mi be Başbakan!

Ben Suriye müftüsü Ahmet Hassun’un yaralı yüreğinin feryadını aynen aktardım.

Gerisi başbakanın bileceği şey.

Kaynak: http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12004220/suriye-muftusunden-erdogan-a-aci-bir-mesaj/muharrem-bayraktar

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=6369&mforum=entellektuel#6369

“Patriotların gerçek amacı NATO’yu bölgeye yerleştirmek, gerçek hedef İran”

NATO hacli ordusu

20 Aralık 2012

Rusya’nın RİA Novosti Haber Ajansı’nda düzenlenen “Patriot füzeleri Türkiye’de: NATO-Esad yüzleşmesi mi?” konulu açık oturuma katılan Rus uzmanlar, Suriye’nin Türkiye’ye savaş açacak güçte olmadığına dikkat çekerek bu füzelerinin gerçek amacının NATO’yu bölgeye  yerleştirmek olduğunu belirttiler.

Rusya’nın önde gelen askeri ve siyasi uzmanları, Türkiye’de konuşlandırılacak “Patriot” füzelerinin başlıca hedefinin Suriye değil İran olduğu görüşünde.

Türkiye’nin askeri gücünün Suriye’nin iki misli olduğuna dikkat çeken Rusya Jeopolitik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı General Leonid İvaşov, “İç savaş halinde olan Suriye’de bugün Türkiye’ye saldırmak kimin aklına gelebilir? Türklerin de zaten Suriye’nin saldırı ihtimaline ciddi yaklaşacaklarını sanmıyorum. Patriot füzelerinin Kahramanmaraş’ta konuşlandırılması sadece Suriye’ye askeri müdahale hazırlığıdır. Çünkü Suriye’ye askeri müdahale Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya vetosu engeline takıldı. Dolayısıyla şimdi Güvenlik Konseyi kararına gerek kalmadan Suriye’ye müdahale için bir bahane aranıyor” dedi.

“ABD SURİYE’YE ASKERİ MÜDAHALE ARAYIŞLARI İÇERİSİNDE”

ABD’nin Suriye’yi hızlı bir şekilde ele geçirme planının bozulduğunu ve bunda Rusya’nın da büyük rol oynadığını kaydeden General İvaşov, “ABD askeri gemilerinin Suriye sınırlarına yaklaşması ve Patriot füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi ABD’nin Suriye’ye askeri müdahale arayışlarıdır. ABD tarafından Arap ülkelerinde başlatılan ve nihai hedefi Güney Kafkaslar, Azerbaycan ve İran olan istikrarsız bölgeler oluşturma planı şimdilik Suriye engeline takılmış durumda” dedi. Patriot füzelerinin Türkiye’de konuşlandırılmasını NATO’yu bu bölgeye çekmek çabası olarak değerlendiren ünlü jeopolitik uzmanı Vladimir Anohin ise “En çağdaş silahlarla donatılmış 700 bin kişilik bir orduya sahip Türkiye’ye Suriye’nin saldıracağını düşünmek mantık dışı bir şey. Türkiye’de konuşlandırılacak “Patriot” sisteminin ABD, Hollanda ve Alman uzmanların kontrolü altında tutulacak olması ise her hangi provokasyon durumunda batılı ülkelerin bu sistemi savunma bahanesiyle bölgeye müdahalede bulunmasına imkân sağlamasır” dedi.

“GERÇEK HEDEF İRAN”

General İvaşov, Türkiye’ye yerleştirilen “patriot” füzelerinin gerçek maksadının İran’a karşı bir tedbir olduğu görüşüne de katıldığını belirtti: “Bu sistemin gerçek maksadının İran balistik füzelerini etkisiz hale getirmek olduğuna ilişkin görüşlere katılıyorum. Patriot füzelerinin Suriye füzelerine karşı savunma maksadına yönelik olmadığından kesinlikle eminim.”

“TÜRKİYE’NİN SURİYE’YE MÜDAHALESİ ORTA DOĞU’DA BÜYÜK BİR PATLAMAYA YOL AÇABİLİR”

Şimdilik Türkiye’nin Suriye’ye askeri bir müdahalede bulunmaktan çekindiğini belirten Ortadoğu uzmanlarından Boris Dolgov ise “Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi Orta Doğu’da büyük bir patlamaya yol açabilir. Bu durumda İran’ın da bu savaşa katılması kaçınılmazdır. Dolayısıyla Türkiye askeri müdahale için acele etmiyor, ama bunun her türlü hazırlığını da yapıyor. Bu çerçevede Suriye’ye askeri ve politik baskılar devam ediyor” dedi. Bu arada Rusya’nın Suriye’de Beşar Esad rejiminin devrilmesi durumunda ne yapacağına ilişkin bir hazırlığı olup olmadığı sorusunu cevaplayan General Leonid İvaşov, “Tabii ki Esad’ın gitmesi durumunda Rusya’nın ne yapacağı konusunda bazı hazırlıkları vardır. Bunlar hem siyasi ve hem de askeri sahalara yönelik hazırlıklardır.”
Kaynak: anti gazete-haber1001

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=6181&mforum=entellektuel#6181

Suriye’de ‘PYD ve Barzani arasında iktidar çekişmesi’


25 TEMMUZ 2012
Kamil Erdoğdu
İstanbul

Suriye’de Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerde kentlerdeki kontrolün Kürt güçlerine geçmesiyle ilgili olarak Özgür Gündem gazetesinin genel yayın yönetmeni Hüseyin Aykol, Kamil Erdoğdu’nun sorularını yanıtladı.
Aykol, Batı Kürdistan diye adlandırılan bölgede Mesud Barzani ile PKK çizgisindeki Demokratik Birlik Partisi (PYD) arasında iktidar mücadelesi, iktidar çekişmesi başladığını ileri sürdü:

Suriye’deki Kürt bölgelerinde yaşanan son gelişmeleri nasıl özetleyebiliriz?

Kürtlerin, özellikle de PYD’nin birden bire çıkmış, Esad’ın kolladığı bir örgüt olduğu şeklinde bir yanılsama var. Oysa en az 10 yıllık bir geçmişi var ve herkes birden bire fark etti ki, orada asıl güç onlar.
16 tane Kürt partisi var. Ben birkaç yıl önce çeşitli parçalardaki dergi ve televizyonlarla ilgili, bir araştırma yaptığımda en çorak yer Suriye idi. 3-4 yıl önce orada tek bir aylık dergi vardı. Şu anda onlarca dergiden, radyodan bahsediliyor, esasen de PYD’den bahsediliyor.
Barzani, hem PYD’nin önünü alabilmek, hem de oradaki gelişmelerin dışında kalmamak için Kürt partilerini Erbil’e çağırdı ve birleştirdi.

Barzani’nin kolladığı, kurduğu 15 partinin ulusal meclis şeklinde kendi meclisleri vardı. Bir de PYD’nin parti ve sivil toplum kuruluşlarını, dernekleri bir araya getirdiği meclisi vardı.
Bu iki Kürt meclisi şimdi, birlikte ve birlikte hareket ediyor. PYD, “ben sizi önemsemiyorum, sizin bir gücünüz yok” demiyor ve o partileri kendi çatısı altında birleştirmiş durumda.
Bunu Barzani de etkilemeye çalışıyor, “binlerce Kürdün eğitildiğini” kendisi açıkladı. Hürriyet’in internet sayfasında yayınlanan haberde “Kürt yürüyüş kollarının “Suriye’ye girdiği ileri sürüldü. Görüntülerde bir takım silahsız Kürt yürüyüş halinde, nerede oldukları belli değil. Sonuçta onlar gidecekler ama, şu anda gittiler mi, Batı Kürdistan’dalar mı bilinmiyor.
Şu anda PYD ile Barzani arasında iktidar mücadelesi, iktidar çekişmesi başladı denilebilir.

Bu gelişmeler Esad’ın planının bir parçası mıydı?

”Esad bilerek çekildi ve orada Türkiye’nin başına bela olarak bir demokratik, özerk Kürdistan bıraktı” demek doğru değil, bu en az 10 yıllık bir süreç.
Orada esas sorun Esad sonrası kurulmak istenen Suriye’de Kürtlere hiçbir şey vaat edilmemesiydi. O zamanlar El Kaideciler gibi dışarıdan getirilmiş güçler de yoktu. Tek silahlı güç Kürtlerdi.

Bu gelişmeler AKP hükümeti için sürpriz oldu mu?

AKP hükümetinin bunu biraz beklediği söylenebilir. Başından beri muhaliflere destek olmak istiyor, İstanbul’da topluyor, el altından silah gönderiyor. Kendileri göndermedik diyor, ama anladığımız kadarıyla ABD’nin gönderdiği silahlar kamplar aracılığıyla Suriyeli muhaliflere gitti.
Ama Türkiye, Suriyeli muhaliflere hep Suriye’nin bölünmesine karşı çıktığını, Kürtlere demokratik özerklik istemediğini söyledi. Suriyeli muhalifler Kürtleri kendi saflarına çağrırlarken, Erdoğan’ın baskısı alında herhangi bir vaatte bulunmadılar.

Galiba AKP hükümeti “PKK uzantısı” dedikleri PYD’nin bu kadar güçlü, bu kadar örgütlü olduğunun pek farkında değillerdi, bu onları çarptı.
Orada Barzani yanlısı bir özerk bölge olsa, buna katlanabilirlerdi. Ki, şu anda Kuzey Irak’ta katlanıyorlar; çok iyi ticari ilişkileri var, PKK’ya karşı yardım beklentileri var ve tabii ki ABD’nin koruması var.

Sizce bundan sonra Suriye’de neler olacak?

Bana göre Suriye üçe bölünecek, Esad en son ona oynayacak, yani bir Alevi devleti, bir Sünni devleti ve bir Kürt devleti olacak. Böyle bir formülle, Rusya üslerini koruyacaktır, hem de yeni Suriye’de Sünniler ile Nusayriler arasında kanlı çatışmaların, öç almaların önüne geçilebilir.
AKP, bu gidişatı istemiyor, çünkü Suriye bölünürse Kürtlerin mutlaka özerk bir bölgesi olacak.
AKP, bu gidişatı önleyemeyeceğini fark edip kabul ederse, Barzani’den nasıl Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı yardım etmesini istiyorsa, burada da PKK çizgisindeki bir partiye karşı kendisine yardım etmesini isteyecektir.
AKP, eğitilmiş Barzanici güçlerin Batı Kürdistan’a geçmesine alttan alta sevinmiştir, çünkü orada PYD’nin gücünün kırılmasını istiyor.
BBCT

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=6214&mforum=entellektuel#6214

Başbakan, Neden Kerkük’deki, Afganistan’daki, Libya’daki Katliamları Hiç Lanetlemedin?!


Banu AVAR
8 Haziran 2012
Başbakan, Neden Kerkük’deki, Afganistan’daki, Libya’daki Katliamları Hiç Lanetlemedin?!

Batı Suriye korosuyla Türkiye’nin üzerine geldikçe, Erdoğan ‘ESED ESED’ diye kükrüyor. En acıklı sözlerle ‘ESED’in kıydığı çocuk çoluk kadın yaşlıları’ anlatıp ‘ESED katliamını’ lanetliyor!

Bugün Denizli’de de Suriye’deki ‘Esed katliamı’ diye söze başladı ve göz yaşartıcı bir performans sergiledi..

Başbakan’ın Suriye’de ortalığı birbirine katan, yaşlı kadın ve çocuk demeden katliam yapan bir terör grubundan haberdar olmaması imkansız. Neden? Çünkü o terörist çete başlarının bir kısmı İstanbul, bir kısmı Ankara, bir kısmı Antalya, Kilis ve Hatay’da cirit atıyor..

Eski CIA şefi Philip Giraldi, Türkiye’nin NATO özel birliklerinin Suriye’de yaptığı örtülü operasyonlara yardımcı olduğunu söylemedi mi! Buyrun okuyun:

‘Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, batılı güçler arasında bir anlaşma sağlandığı takdirde Suriye’ye müdahaleye hazır olduklarını söyledi. Müdahale insani prensipler çerçevesinde yapılacak ve Libya’daki gibi KORUMA YASASI (Rto P) ile meşrulaştırılacaktır. Bazı kaynaklar müdahalenin Suriye-Türkiye arasında tampon bölge oluşturularak başlayacağını ve büyüyeceğini ifade etti.’

Kilis’deki kamplardan geceleri sınırı aşıp soygun ve katliam yapan teröristler olduğunu bölge insanı gayet iyi biliyor. Bağrımızda, Suriye’ye karşı bir Kandil yaratmadık mı?

Suriye Türkiye sınırındaki Türkmenler, Amerikan İngiliz Fransız özel timlerinin ayrıca Libya’dan gelen silahlar ve paralı askerlerin terör estirdiğini söylemiyor mu?

İdlip Halep arasında şehirlerarası otobüslere teröristlerce açılan ateşin videolarını görmüyorlar mı?

El Cezire ve BBC’de bu kaçıncı ‘yalan haber’ özrü? Katliam videoları imal edip Suriye ordusunu suçlayan bu haber merkezleri neden haber altına 6 fontla ‘doğrulanmamış bilgi içerir’ yazıları yer alıyor.. Yalan katliam haberi yapmaktan usanan kaç gazeteci El Arabiya ve El Cezire’den istifa etti!

2003’de Irak’da çekilen fotoğraflar, Hula katliamı diye servis edilmedi mi? Bu haberi o fotoğrafları 2003’de çeken fotoğrafçı çıkıp açıklamadı mı?

Başbakan bunları bilmiyor mu?

‘Koruma yasası’ adı altında İŞGAL yasasının mimarlarından ‘Barış Havarisi’ Kofi Annan bile ‘Suriye’de terör grupları var, bilinmeyen başka guruplar da işin içinde’ diyerek Batının belli vurucu timlerini işaret etmiyor mu?

Türk milleti akraba ve komşu Suriye’ye karşı bir müdahalenin Türkiye’yi ve İran’ı içine alan bir bölge savaşına yol açacağını adı gibi biliyor. Ve başından beri bu kanlı oyuna hayor diyor! Başbakanı öfkeye boğan bir yanda küresel çetenin baskıları, bir yanda milletin ve milli güçlerin vetosu olmalı.

Türk milletini ‘Esed’ yönetimine karşı galeyana getirmeye çalışan konuşmalar yaparken Suriye konusunda ‘ikna’ olmayan odakları hedef alıyor. ‘İsrail’i kınamayı biliyorsunuz da , Suriye’ye gelince niye susuyorsunuz!’ diye soruyor..

Madem bu karşılaştırmayı yaptınız sayın başbakan, ‘insani müdahale’ adı altında ülkeleri işgal eden kana boğan, her türlü örtülü operasyonla katliamlara imza atan küresel çetelere, BOP mimarlarına gelince neden ağzınızı bıçak açmadı? ‘Bizim Libya’da ne işimiz var?’ dedikten sonra İzmir nasıl NATO’nun Libya’yı işgal merkezi olarak kullanıldı? Acaba Libya’da çoğu kadın yaşlı çocuk olmak üzere 70 bin sivil öldürülürken neden işgal güçlerini lanetlemediniz?

Bir milyon Iraklıyı katleden, Kerkük’de Türkmen nüfusunu yok denecek seviyeye indiren, Afganistan’da her gün sivilleri bombalayan, ABD, NATO, BM barış gücü askerlerini ‘Esed’i lanetlediğiniz kadar lanetlediniz mi?

Ve sayın başbakan, dün sarıldığınız Beşar Esad , 2004’de Colin Powell’in isteklerine ‘Peki’ deseydi, ülkesinde bu örtülü operasyonlar yapılacak mıydı? Ve Esad ABD dayatmalarını kabul etseydi, Suudi kralı, Katar hanedanı, Ürdün kralı gibi eli kanlı diktatörlerle kurduğunuz ilişkilerin bir benzerini ‘Esed ile’ yaşıyor olmayacak mıydınız?

Ve son olarak, yarın küresel güç odakları aynı oyunu Türkiye için sahneye koyduklarında, R to P (Koruma Yasası) diyerek Kürdistan kukla devleti için Türkiye’yi hedef aldıklarında, Ürdün, Gürcistan, Ermenistan Yunanistan ve İsrail ve Barzanistan hep bir ağızdan ‘Türkiye’de Kürt katliamı var!’ korosuna başladıklarında ne yapacağınızı düşündünüz mü?

banuavar@superonline.com
Güncel Meydan

Emin Çölaşan ve Masonluk


Ali Rıza Üçer
26 Ocak 2012

Önce Emin Çölaşan’ın yazısındaki Masonlukla ilgili bölümü okuyalım:
“Sevgili okuyucularım, Masonluk ilginç bir dünyadır. Ya da dışarıda olanlara öyle görünür. Pek çok şeyi gizli tutulur, loca toplantılarında özel giysiler giyilir, ilginç törenleri vardır, ast üst ilişkileri sağlamdır.
Masonlar kıdem sırasına göre rütbe kazanır ve her rütbenin ayrı simgeleri, bize yabancı gelen ayrı unvanları vardır
Bildiğim kadarıyla en büyük özelliği Tanrı’ya inanırlar. Onu “Evrenin ulu mimarı” olarak adlandırırlar. İçlerinde din ayrımı yapılmaz. Tanrı’ya ve belli ilkelere inanan herkes, çeşitli soruşturmalardan geçtikten sonra mason olabilir.
Mason localarında siyasi tartışma yapılmaz. Particilik yoktur ve kesinlikle yasaktır. Ama masonlar genelde laik, yurdunu seven, Atatürk ilkelerine bağlı, ülkenin bütünlüğüne sahip çıkan insanlardır. Bu bilgileri verince benim mason olduğumu sanmayın. Kesinlikle değilim, hiçbir zaman olmadım- (Çölaşan masonlara övgüde bir hayli cömert olduğunun farkında görüldüğü gibi.)
Masonluk bir dernektir. Cemiyetler Kanunu uyarınca çalışır ve her açıdan bulunduğu ülkenin yasalarına tabidir.
Bizde şeriatçı kesim ve sağ iktidarlar, bir sürü abartılı ve yalan nedenler uydurarak masonlardan nefret eder.”
Emin Çölaşan, Mason Locasında Kavga Var, Sözcü gazetesi, 26 Ocak 2012
**
Çölaşan’a göre Masonlar laik, yurdunu seven, Atatürk ilkelerine bağlı, ülke bütünlüğüne sahip çıkan insanlar.
Şeriatçı kesim ve sağ iktidarlar bir sürü abartılı ve yalan nedenler uydurarak masonlardan nefret eder. Ülkeyi onlarca yıl yöneten Süleyman Demirel’i düşündüğünüzde Çölaşan’ın söyledikleri kara mizah türünden.
Özcesi siz Atatürkçü, Cumhuriyetçi, yurtsever ve ulusalcıysanız masonları desteklemelisiniz, yoksa şeriatçılarla aynı saflarda olursunuz diyor Çölaşan.
O zaman Çölaşan, Mustafa Kemal Atatürk’ün Mason Localarını neden kapattığını da lütfedip açıklar mı?

Ali Rıza Üçer
İLK KURŞUN

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=284&mforum=entellektuel

“Emperyalizm MUHALEFET’i nasıl şekillendirir”

BANU AVAR
24 Mart 2012

Gelin, “Emperyalizm MUHALEFET’i nasıl şekillendirir” Prof. Michel Chossudovsky’den okuyalım…

“Çağımız kapitalizminde ‘demokrasi’ hayali hakim unsur olarak ortaya atılır. Yerleşik toplumsal düzeni tehdit etmediği sürece muhalefet’e İZİN VERİLİR! Bu şekilde bir muhalefet egemen elitlerin çıkarınadır. Amaçları açıktır: Varolan MUHALEFET bastırılmamalı AMA sınırları belirlenmeli, şekillendirilmeli ve bir kalıba sokulmalıdır.

Küresel güçler, küresel kapitalizmin temellerini ve kurumlarını sarsabilecek radikal muhalefet türlerinin gelişmesine ENGEL OLMAK AMACIYLA sınırlı ve kontrollü muhalafet türlerini desteklerler.

Diğer bir deyişle “muhalafet üretmek” Yeni Dünya Düzenini koruyan ve sürdüren bir “EMNİYET SUPABI” görevini görür.”

İşte bugün Türkiye’de ‘MUHALEFET’ olarak ortada olanları bu sözleri aklınızda tutarak değerlendirin.. SAHTE muhalefetin zulüm odaklarına NEFES aldırmak için ortada olduklarını unutmayın…

Prof M. Chossudovsky devam ediyor:

“Yeni Dünya Düzeninde “sivil toplum” önderleri, güç odaklarının iç çemberlerine davet edilir, aynı anda halk baskı altına itilir! Bu sürecin iki önemli işlevi vardır.

Önce Emperyalizme muhalefet edenlerin, güç odaklarıyla kaynaşabilmesi için taviz ortamı hazırlanır.. Sonra küresel elitlerin MEŞRU oldukları martavalı yayılır.. Bu ‘demokrasi’ söylemiyle yapılır.”

Küreselleşmenin “başka bir alternatifi olmadığı” dillendirilir; köklü bir değişiklik mümkün değildir ve yapılacak en ‘mantıklı’ şey, direnmemek, muhalefet etmemek, ‘akıllı olmak’ ve ‘cellatlarımızla’ aşk ilişkisine girerek yol almaktır. Bu duruma en son örneği ABD büyükelçisinin ev partisinde gözlemlemedik mi…

http://www.facebook.com/

Gazze ve Suriye duyarlılığının samimiyet testi

Alptekin DURSUNOĞLU
15/03/2012

Ankara, Gazze’deki kanı, Suriye politikasının “halkla ilişkiler” aracı yapmadığını benzer taraflara ve benzer acılara aynı tutumu sergileyerek ve biri için hangi siyasi ve diplomatik araçları kullanıyorsa diğer için de kullanarak ispat edebilir.

İsrail savaş uçaklarının geçtiğimiz cuma gününden (9 Mart)itibaren Gazze’ye düzenlediği saldırılarda 25 Filistinli hayatını kaybetti, onlarcası da yaralandı.

Gazze’ye düzenlenen saldırının ilk gününde aralarında 2006 yılında İsrail askeri Gilad Şalit’i esir alan Filistin Halk Direniş Komiteleri adlı direniş örgütünün Genel Sekreteri Zuheyr el-Kaysi’nin de bulunduğu çok sayıda kişi hayatını kaybederken İsrail basını saldırının “Demir Kubbe” adı verilen füze savunma sistemini test etmek için yapıldığını öne sürdü.

Yani bu iddiaya göre İsrail savaş uçakları Gazze’ye saldırıda bulunarak Filistinli direnişçileri misilleme amaçlı roket saldırıları yapmaya tahrik etmiş ve bu sayede “Demir Kubbe” adı verilen füze savunma sistemini test etmişti.

Filistinli grupların İsrail’in talebi ve Mısır’ın baskısıyla pazartesi günü ateşkesi kabul etmesine rağmen İsrail’in Gazze’ye saldırıları çarşamba günü de devam etti.

Bu saldırıyla ilgili olarak ABD, her zamanki gibi “İsrail’in kendini savunma hakkına” vurgu yaparak Filistinlileri suçladı.

Arap Birliği bu konuyla ilgili olarak toplantı yapma ihtiyacı duymadı. Arap basını, Gazze saldırısını Filistinlilerin beklediği ölçüde yansıtmadı, Türkiye ise İsrail’i kınayan bir açıklama yaptı.

Hamas, İsrail’in Gazze saldırısı karşısında basının duyarsızlığından söz etti, Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zuhri Katar’ın el-Cezire televizyonunu Gazze saldırısına gerekli önceliği vermemekle suçladı.[1]

Londra’dan yayın yapan el-Kudsu’l Arabi gazetesi Başyazarı Abdulbari Atvan ise “Arap liderleri Filistinlilerin kanını helal mi görüyor?” sorusunu gündeme getirdiği yazısında İsrail’in son saldırganlığı karşısındaki Arap duyarsızlığına dikkat çekti.

Nebil el-Arabi’nin, genel sekreterliğini yaptığı Arap Birliği’nin Gazze saldırısıyla ilgili tutumu konusundaki açıklaması son derece dikkat çekiciydi.

Nebil el-Arabi, Avrupalı ülkelerle birlikte Birleşmiş Milletlerden Suriye aleyhine karar çıkmasını sağlamak için yoğun bir çaba sarf eden Arap Birliğinin, İsrail’in Gazze saldırısı konusunda toplantı yapma ve BM nezdinde girişimde bulunma ihtiyacı duymamasını “ İsrail’in gerçekleştirdiği saldırılarla ilgili olarak birçok uluslar arası karar mevcuttur; ama İsrail bunların hiçbirine uymamıştır” şeklinde izah etti!

Gazze konusunda Türkiye farkı

Gazze’ye yönelik son İsrail saldırısı konusunda Arap dünyasında bu “tepkiler” verilirken Türk dışişleri, bu konuda da bir kamu diplomasisi harikası yaratmayı başardı.

Türkiye Dışişleri bakanlığı ve hükümet yanlısı basın, Arap hükümetlerinin aksine “Suriye’de akan kanı” öne çıkarıp “Gazze’de akan kanı” geri planda tutmaya çalışmadı.

Tam aksine Gazze’deki Filistinlilerle Suriyeli muhalifler ve İsrail’le de Şam yönetimi arasında özdeşlik kurup kan üzerinden bir sinerji yaratmaya ve Ankara’nın çıkmaza giren Suriye politikasına halk desteği sağlamaya çalıştı.

Sabah gazetesi “Ha Esad ha İsrail”[2] manşetli haberinde “Suriye yönetiminin çocukları, annelerinin gözü önünde öldürüldüğünü, İsrail uçaklarının ise Gazze’de çoluk çocuk ayrımı yapmadan ölüm yağdırdığını” yazdı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise bir sosyal paylaşım sitesinde yaptığı açıklamada “Dünyanın Suriye’deki zulme kulak kesilmiş olması, İsrail’in yaptığı insanlık dışı uygulamaları unutturamaz” dedi.[3]

Böylece Arap dünyasının aksine Türkiye, Suriye’deki olayları güçlü bir şekilde vurgulayarak İsrail’in Gazze saldırısını gölgelemeye çalışmak yerine İsrail’in Gazze saldırısında akan kanı da Suriye politikasının değirmenine boşaltarak başarılı bir halkla ilişkiler manevrası yapmış oldu.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, mimarı olduğu “komşularla sıfır sorun” politikasını Suriye’de kurban etmesini Şam rejiminin kan dökmesiyle gerekçelendirdiği biliniyor.

Ankara, bu kan gerekçesinin Türkiye Suudi Arabistan veya Türkiye Bahreyn ilişkilerinde neden geçersiz olduğu sorusuna hiçbir zaman cevap verme gereği duymadı.

Bununla birlikte Davutoğlu’nun ikili ilişkileri bir yıl içerisinde düşmanlığa dönüştürme pahasına “kan gerekçeli” Suriye politikası ve Şam’a karşı başlattığı etkin diplomatik girişimler ABD, Fransa, Katar ve Suudi Arabistan gibi “Suriye’nin Dostları” nezdinde takdirle izlendi.

Ankara’nın Suriye politikası konusunda öne sürdüğü bu kan gerekçesinin samimiyeti ve tutarlılığı tartışılabilir olsa da Ankara’nın her türlü uluslar arası ve bölgesel zeminde Suriye yönetimine karşı verdiği savaşımın samimiyetinden kimse kuşku duymuyor.

Örneğin Davutoğlu, Arap ve Avrupa ülkeleri tarafından hazırlanan Suriye karşıtı karar taslağının Rusya ve Çin vetosuyla BM’de reddedilmesi üzerine“Biz, Birleşmiş Milletler süreci tıkandı diye yerimizde oturup bu akan kanı seyredemezdik. O andan itibaren gerek bölgemizden, gerekse diğer küresel aktörlerle temaslarımızı yoğun şekilde sürdürdük…. İstiyoruz ki, artık insani bir trajedi haline dönüşen bu sorun çerçevesinde ortak bir mutabakat zemini oluşturalım, bu mutabakat zemininde bu konuya Birleşmiş Milletler dışında kapsayıcı bir platform içinde çözüm arayalım”[4] dedi.

Ardından da BM dışında kapsayıcı bir platform olmak üzere “Suriye’nin Dostları” grubunun oluşturulmasını sağlamak için Amerika’ya gitti.

Ankara, 24 Şubat’ta ilk toplantısını yapan “Suriye’nin Dostları” konferansının ikinci turuna ev sahipliği yapmayı üstlenerek “kana olan duyarlılığı”nı ortaya koydu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 13 Mart’ta twitter hesabından yaptığı açıklamada şunları söylüyor:

“Bu sabah, gazetelerde Gazze ve Suriye’den gelen yürek yakan fotoğraflar gördüm. Her zaman söylediğimiz gibi, zulümle kimse abad olamaz. Masum çocukları, insanları katledenler, ne barış ne de istikrar getirir. En başından bu yana, uluslararası toplumu. Hem işgal altındaki Filistin topraklarında, hem de Suriye’de yaşanan acılara duyarlı olmaya, tepki göstermeye çağırıyoruz.”

Bu ifadeler, Ankara’nın “hem işgal altındaki Filistin topraklarında hem de Suriye’de yaşanan acılara duyarlı olma ve tepki gösterme” çağrısı yaparak iki acı arasında bir nitelik özdeşliği kurduğunu gösteriyor.

Bir başka deyişle Ankara Suriyeli muhalifler ile Gazze’deki Filistinlileri ve Şam rejimi ile İsrail rejimini benzer taraflar olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

Peki bu benzer taraflara ve benzer acılara karşı sergilenen ortak tepki midir yoksa Ankara’nın Gazze’de akan kanı Suriye politikası için araçsallaştırması mıdır?

Bu soruya çok net bir cevap verebilmemizi sağlayacak turnusol kağıdı şudur.

Ankara, Gazze’deki kanı, Suriye politikasının “halkla ilişkiler” aracı yapmadığını benzer taraflara ve benzer acılara aynı tutumu sergileyerek ve biri için hangi siyasi ve diplomatik araçları kullanıyorsa diğer için de kullanarak ispat edebilir.

Yani Ankara’nın Gazzelinin kanı ile Suriyelinin kanı arasında ve Şam rejimi ile İsrail rejimi arasında fark görmediğinin, dolayısıyla da Gazze’deki kanı Suriye politikasının “halkla ilişkiler aracı” olarak kullanmadığının ispatı şu üç sorunun cevabında gizli.

1- Ankara 9 Mart’ta başlayan Gazze saldırısından dolayı İsrail’in BM Güvenlik Konseyi’nde kınanması için bir karar taslağı çalışması başlatır mı?

2- Ankara, ABD’nin İsrail’e olan kayıtsız şartsız desteğini ve İsrail’i BM’de kınayacak bir karar taslağını veto edebileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak bir “Filistin’in Dostları” girişimi başlatır mı?

3- Suriyeli muhaliflerin “kendini savunma” hakkına ve insani yardım koridoru açılmasına vurgu yapan Ankara, Filistinlilerin kendini savunması ve Gazze’ye insani yardım koridoru açılması için uluslar arası temaslarda bulunur mu?

Ankara eğer bu sorulara olumlu cevap veremiyorsa bu takdirde şu soruya cevap vermesi gerekiyor: “Tarafları ve acıları bakımından ortak olan iki şey karşısında siyasi ve diplomatik tutumu farklı kılan nedir?

[1] http://www.yakindoguhaber.com/HD9963_hamastan-el-cezireye-gazze-tepkisi.html

[2] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/03/13/ha-esad-ha-israil

[3] http://www.trt.net.tr/trtavaz/suriye-ve-gazze-ye-dikkat-cekti–haber-detay,tr,32382.aspx

[4] http://www.mfa.gov.tr/sayin-bakanimizin-esenboga-havalimaninda-duzenledigi-basin-toplantisi_-8-subat-2012_-ankara.tr.mfa

Kaynak: http://www.yakindoguhaber.com/

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=6077&mforum=entellektuel#6077

Bu “aydın”larla buraya kadar!..

Haşmet Babaoğlu
14 Mart 2012

Cumhuriyet’in onca yılda ürettiği resmi “aydın” tipinin ve “kültürlü insan” anlayışının nasıl cılız, nasıl at gözlüklü ve bizzat kendi kültürel derinliklerine karşı küstah bir yabancı olduğunu gördükçe…

Geçip giden koca bir 20. yüzyıla üzülmemek imkânsız!

Onca yıl, onca talim terbiye, onca müfredat…

Yüz Temel Eser yayınıymış, Doğu’nun ve Batı’nın klasiklerini okumaya çağrıymış…

Hepsi hikâye!

Sonuçta toplumun en okumuş yazmış kesimlerinden ortaya çıkan “aydın” tipi şu…

Hayran olduğu Batı tarafından bilim ve kültür çevrelerinde ancak figüran rolüne uygun görülen ve kompleksleri paçalarından akan biri!

İnsan buna nasıl dertlenmez!

***

Mesela evde, sokakta, medyada, Twitter’da, Facebook’da ve TBMM’deki 4+4+4 tartışmasını alalım…

Yeni uygulamada karşı çıkılacak ve düzeltilmesi istenecek ne çok şey var!
Ama muhalifler her zaman olduğu gibi kafayı tek bir noktaya odaklamışlar: İmam hatiplere…

Gözleri başka bir şey görmüyor.

“Türkiye’nin gelecekte bütün eğitimli ve yönetici kadroları İmam Hatipli olacak!”

Bunu iddia ediyorlar!

Hani bunu duyunca insanın içinden kocaman ve dalgacı bir “yok ya!” patlatmak geliyor ama ciddiler.

Gerçekten böyle bir Türkiye’nin bizi beklediğine inanıyorlar. İmam Hatip okununca…

Yani öteki dersler dışında okulda bir de diliyle, ilmiyle İslam dini ve kültürü öğrenilince…

Sanıyorlar ki…

Bir daha ticaret ve sanayiye girilmiyor; bilime ilgi duyulmuyor; sanat yapılmıyor; hatta asla ve kat’a “ateist” olunmuyor!

Hayatın gerçeklerinden o kadar uzaklar; o kadar bakar kör haldeler!

***

Evlerindeki kitaplıkta durmasının bile kendilerini pek “kültürlü” kıldığına inandıkları klasik yapıtların temel derdinin dine ve temel ahlaka dair meseleler olduğunu fark edemeyecek kadar şaşkınlar!

Dinsel eğitimin ne olduğunu, dini tanımanın nasıl bir ruh durumu yarattığını hiç bilmedikleri için…

Ne Dostoyevski’yi, ne Rilke’yi, ne Andre Gide’i, ne Albert Camus’yu anlayabiliyorlar!

Bach çalmak sorun değil! Notalar orada! Ama bu kafayla Bach’ı hissetmek mümkün mü? Külahıma anlatsınlar!

Vazgeçtim Tarkovski’nin muhteşem metafiziğinden…

Bu kafayla…

Pedro Almodovar’ın koyu Katolik bir eğitim ve çatışmalar dünyası tarafından belirlenmiş filmlerini bile anlamalarının imkânsız olduğunun farkında değiller!

Keşke din karşısındaki ürküntü ve cehaletleri samimi bir arayışın sonucu olsaydı! Ama değil!

Yıllar boyu bürokratik oligarşi ve medya el ele verip kitleleri bu çerçevede eğitti!

Tabii dine tavırlı kültürün bu kadar kısır ve kurgusal olduğu bir toplumda, dindar kültürün de derin ve renkli kalmakta çok zorlanmasına şaşmamak gerek!

Kaynak: Sabah gazetesi

Aydın Doğan Hizaya Dizdi.. (Size Artık “Can Pataklı” Diyebilir miyim?)


Açık İstihbarat
Tarih:03/03/2012

“Koskoca” medya patronu karşısında herkes hazırola geçti. “Saygılar abi” deyip savuştular… “Muhalefetin sesi” olarak kanaldan kanala koşan Can Ataklı “tanığıyım” dediği olayın arkasında duramadı.

“Kendime ucuz kahraman dedirtmem! Bağlayın Bahattin Yücel’i diyemedi. Ekran kararana kadar kem küm etmeyi tercih etti…

Geçen haftaya damgasını vuran olaylardan biri, Aydın Doğan’ın iki ayrı televizyon kanalına telefonla bağlanıp hakkında ortaya atılan iddialara cevap vermesi oldu.

Aydın Doğan, önce sahibi bulunduğu CNN-Türk’e bağlanıp Ahmet Hakan tarafından sunulan Tarafsız Bölge programını kasıp kavurdu. Daha sonra Beyaz-TV’ye geçti ve Nagehan Alçı ile Latif Şimşek’in yüreğini hoplattı.

İddialar, medyayı izleyen kamuoyunun malumu. Biz özet olarak tekrarlayalım:

CNN-Türk’te Tarafsız Bölge programının katılımcılarından Can Ataklı, 28 Şubat döneminde Turizm Bakanı Bahattin Yücel’in, o dönem Hürriyet ve Sabah gazetelerinin başında olan Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu’nun tehditleri sonucu istifa etmek zorunda kaldığını söyleyince, 76 yaşında bir adam olarak gecenin o saatinde televizyon başında oturuyor olabileceğine ihtimal verilmeyen Aydın Doğan, canlı yayına bağlandı ve başta Can Ataklı olmak üzere programde yer alan herkesi tabiri caizse ip gibi sıraya dizdi.

Geceye dinamik başlayan medya patronu, oradan Beyaz TV’ye geçip Latif Şimşek tarafından sunulan Medcezir programına bağlandı ve eski ANAP milletvekili Sebgetullah Seydaoğlu’nun “Aydın Doğan bana ya askerin yanında olursun, ya da seni on beş gazetemle infaz ederim dedi” şeklindeki iddiasını yanıtladı.

Tarafsız Bölge programı aslında son derece uyumlu ve şen şakrak gitmekteydi. Günün konjenktürüne uygun ancak “objektif” görüntüsü verilmiş bir 28 Şubat belgeseli ile medya dünyasında sükse yapan Mehmet Ali Birand ve çağrıldığı her programa gitme alışkanlığı bulunan Can Ataklı konuklar arasındaydı.

28 Şubat üzerine kötüleme yapmak ve anı anlatmak o kadar prim yapıyordu ki başta Can Ataklı olmak üzere herkes coştukça coştu. Ve Can Ataklı, duvara toslamasına neden olan o anısını anlattı:

Dönemin Turizm Bakanı Bahattin Yücel’in bir takım arsa tahsisatlarından dolayı “dürüst politikacı” imajı bir miktar şaibe altındaydı. Bu durumu fırsat bilen Ertuğrul Özkök ve Zafer Mutlu, Bakan’a haber yollamakta ve “haber yapıp siyasi hayatını bitiririz” şeklinde mesaj göndermekteydiler…

Kim aracılığıyla?

Anlaşılan o ki “Ben Bakan’a sadece duyduklarımı söyledim” diyen Can Ataklı aracılığıyla!

Aydın Doğan’ın koca koca gazetecilere kamuoyu önünde attığı dayağın hengamesinde kaynayıp gitti ama gecikmiş ve bir köşede kalacak da olsa biz soralım:

Bakanı tehdit etmek etik değildir de, bu tehditin aracılığını yapmak etik midir?..

Hasılı, Aydın Doğan pek hiddetlendi. Eğer böyle bir iş tutmuşlarsa Ertuğrul Özkök ve Zafer Mutlu’nun “namussuz ve haysiyetsiz” insanlar olduklarını söyledi. Öyle ağır söyledi ki “Namussuzluk ve haysiyetsizlik” gibi galiz suçlamaları defalarca başarıyla savuşturmuş bir medya yöneticisi olan Ertuğrul Özkök bile dayanamayıp ertesi gün köşesinde “açık istifa mektubu” yayımladı. Bahattin Yücel’in iddiaları doğrulaması halinde, istifasını işleme koyacağını beyan etti.

Aydın Doğan, tehdit suçunu işledikleri iddia olunan iki yöneticisi kadar iddiayı gündeme getiren Can Ataklı’ya da yüklendi. Ataklı’nın ne “hezeyanı”, ne “ucuz kahramanlığı” kaldı.

Bu tür programlarda birbirlerinin ve telefonla bağlanan kişinin sözünü kesmekte, maraza çıkarmakta, “İspatlayamazsan şerrrrefsizsin” şeklinde meydan okumakta pek mahir olan zevat kılını kıpırdatamadı…

Ahmet Hakan yumruğunu çenesine dayayıp başını sola eğerek Kenan Işık modeline geçti ve Aydın Doğan’ın asıp kesmeleri biten kadar saygılı bir gülümseme ile dinledi..

Mehmet Ali Birand, biraz da konunun kendi dışında olmasının keyfi ile seyirciye tatlı tatlı kaş göz işaretleri yaptı..

Başına gelecek felaketi önceden kestiremediği için içten içe kendini suçladığı hissedilen Can Ataklı, kırmızı bir yüz, saygılı bir mahcubiyet ve vakur bir tebessüm eşliğinde Aydın Doğan’ın hakaretlerine göğüs gerdi.

Doğan’ın açıklamaları bitip de kamera kendisine dönünce de “Çok büyük bir saygı duyuyorum…Şu an gazeteciliğim bitebilir..” gibi ancak ateşli bir hastalıkta rastlanabilecek sayıklamalarda bulundu…

Velhasıl, “koskoca” medya patronu karşısında herkes hazırola geçti. “Saygılar abi” deyip savuştular. “Muhalefetin sesi” olarak kanaldan kanala koşan Can Ataklı “tanığıyım” dediği olayın arkasında duramadı. “Kendime ucuz kahraman dedirtmem! Bağlayın Bahattin Yücel’i diyemedi. Ekran kararana kadar kem küm etmeyi tercih etti..

(Olaydan 3 gün sonra köşesinde kaleme aldığı “zorunlu” bir yazı “başlıklı ürkek savunmaya ise kendisine saygı duymaya devam eden okurlarımızın hatırına hiç girmeyelim…)

Tarafsız Bölge’yi perişan eden Aydın Doğan, oradan Beyaz TV’de yayınlanmakta olan Medcezir adlı programa geçti. Burada da eski ANAP milletvekili Sebgetullah Seydaoğlu’nun iddialarını çok sert bir dille reddetti. Eski milletvekilini hiç tanımadığını, karşılaşmadığını, aralarında böyle bir diyalogun gerçekleşmediğini öne sürdü.

Medya patronunun bağlanması üzerine Medcezir’deki halet-i ruhiye, Tarafsız Bölge’dekinden biraz farklı oldu.

Cevap verilen kişi direkt karşıda olmayınca, programı sunan Latif Şimşek ile o programın (ve de T.C sınırları içinde yayınlanan bütün programların daimi konuğu) Nagehan Alçı, nispeten daha rahattılar.

Uzun süredir CHP hakkında çeşitli iddialar ortaya atan ancak programına bir genel başkan yardımcısı bile bağlamayı başaramayan Latif Şimşek, tam bunalıma girmek üzereydi ki Aydın Doğan’ın bağlanmasıyla can suyu bulmuş gibi oldu.

Mağrur bir edayla seyircilere döndü ve olayla hiç bir ilgisi olmayan şu sözleri sarfetti:

“Gördüğünüz gibi, Türkiye’nin en büyük medya patronunun canlı yayına bağlanması da o programın başarısıdır..”

Tabii Latif Şimşek bu lafı ederken, Aydın Doğan’ın o geceyi “televizyonlara bağlanma günü” ilan ettiğinden ve az önce CNN-Türk’te bağırmakta olduğundan haberi yoktu…

Aydın Doğan’ın bağlanması Latif Şimşek’e öylesine bir doping oldu ki, az önce bağlanması için adeta yalvardığı Cengiz Çandar’ı o an unuttu. İçinden, “Aydın Doğan’ın bağlandığı yerde Cengiz Çandar’ın esamisi mi okunur” dedi ve hûşû içinde Aydın Doğan’ı dinlemeye başladı..

Aydın Doğan’ı bir süre önce yalı dairesinde (pardon, “yol yalısında”…Yalı dairesi münafıklar tarafından abartılıyormuş, kendi aldığı dairenin emlakçı literatüründeki ismi “yol yalısıymış”..Nagehan Alçı, Sabah gazetesine verdiği röportajda böyle dedi!) misafir etmiş olan Nagehan Hanım,

Latif Şimşek’ten daha ‘cool’ karşıladı Aydın Doğan’ın bağlanışını. Latif Bey’in evi Başbakan tarafından ziyaret edilmiş yoksul vatandaş heyecanı ile Nagehan Hanım’ın hayatı kodamanlar arasında geçen ‘yalı kuşu Nagehan’ havası programda hoş bir kombinasyon ve sınıfsal bir kaynaşmanın yaşanmasına neden oldu…

(Çalıkuşu Feride’den sonra Yalıkuşu Nagehan..Güzel bir roman ismi!)

Medcezir’de Tarafsız Bölge’ye nispeten başka farklılıklar da yaşandı. Örneğin, artık hiç bir televizyon kanalı ve gazete ile bağı kalmamış olan, dolayısıyla Aydın Doğan ile herhangi bir ‘patronluk’ ilişkisi bulunmayan Hulki Cevizoğlu o anda programın konukları arasındaydı ve Aydın Bey’e şu sıkı soruyu patlattı:

“Siz artık iktidarla kavganızdan sonra yorulmuş, yenilmiş, kaderine de razı olmuş, yaşını başını da almış, ‘Artık ben bu mücadelede yokum’, bir köşede oturacağım imajını vermiştiniz. Ne oldu da canlı yayına bağlandınız?”

Aydın Bey, bu soruya bir müddet gevrekçe güldükten sonra şöyle dedi:

“Söylediklerinizden yorulmuş, köşesine çekilmiş doğru ama yenilmişi kabul etmiyorum. İktidarla da bir kavga peşinde değilim. Ama belki küskünüm. artık köşeme çekildim…”

Oysa Cevizoğlu, Aydın Doğan’ın iktidarla irtibat kurma pahasına Rasim Ozan- Nagehan Alçı çiftinden medet umacak noktaya geldiğini bilmeliydi/biliyordu.

Dolayısıyla, bazı internet siteleri tarafından “cesur” olarak nitelenen o sorusu, pekala şu şekilde olabilirdi:

“Aydın Bey, siz iktidarla kavganızdan sonra iktidara yakın olduğunu düşündüğünüz çömezlerin bile ayağına gitmiştiniz.Hayrola yeterli olmadı mı? Kendinizi boş yere küçük düşürdüğünüzü mü gördünüz ki televizyonlara bağlanmaya başladınız?”

Tabii böyle bir sorunun getireceği risk de “Nagehancığım, Rasimciğim” şeklinde hitap edilen programlara çağrılmamak olabilirdi…

Sonuç itibarıyla, Aydın Doğan’ın “Türkiye’yi sarsan” canlı yayın bağlantıları, medya patronu hakkında ortaya atılan iddiaların doğruluğu ve yanlışlığı kadar

yandaşı, muhalifi ve hangi kanatta olursa olsun tutunmaya çalışan medya mensuplarının “KİŞİLİK HARİTASI” hakkında da tarihe geçecek bir fikir verdi…

Kaynak: Açık İstihbarat

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=6052&mforum=entellektuel#6052

Gölgen peşini bırakmaz!

Umur Talu 

03 Mart 2012

“Etrafta yalakalar, yalamalar; kakarakikiri; hep böyle olur sanmışsın. Şimdi ne oluyor? Sahip satıyor, kurtlara atıyor. Tebaan sandıkların, kırbaçlayıp taşlayıp her parçanı aslanlara fırlatıyor.”

Bir bakmışsın, kendi gölgende boğuluyorsun.
Bir bakmışsın, kendi çamurunda debeleniyorsun.
Bir bakmışsın, kendi izlerinle takip ediliyorsun.

***

En yakın sandıkların hançerlemeye başlar.
Bir safraya dönüşürsün; şenlikli bir gecenin bakiyesi iğrenç bir kusmuk gibi gömmeye uğraşırlar.
Kendilerini kurtarmak için senden kurtulmak isterler.
Kendilerininkine karışmış parmak izlerini yok etmek için senin parmağını keserler.
Ne etmişsen, aynısını edecek birileri çıkar; hem de en yakından.
Ne ekmişsen, aynısıyla seni biçecek bir gün gelir; hem de fazla uzatmadan.

***

Darbecisin, mesela.
90’ına gelmişsin.
Astıklarının, darbe için kırdırdıklarının, canını ve hakkını gasp ettiklerin… Günahlar ruhunu kemire kemire çürütmüş çoktan.
Önünde diz çökenler, el öpenler, okunda boncuk bulanlar, oylarını sandıkta postallarının altına seren şaşkın millet, “Türk-İslam sentezi” cemaatleri, kimliksiz, kişiliksiz burjuvazi çoktan arazi olmuş.
Ömrün, ruhun huzursuzlukla tıka basa dolsun diye uzun kalmış ama, ölümün itibarsız.
Bir devlet töreni koparsan dahi, ruhun öyle lime lime kopacak bedeninden.
Böyle işte, işte böyle!

***

Patronsun, mesela.
80’ine varmaktasın.
Bu yoksul ülkede, servet, şöhret, itibar, en değerli gazeteler, eli kalem tutan nicesi senin olmuş.
Düzgün bir yolculuk yetmemiş; seni yok etmek istemiş kim varsa, onları da rezil eden ulaklar, uşakları vezir etmiş, onlara benzemiş, herkesi yok etmek için bilenmişsin.
Kudretine tapmış, un ufak itibarın üstüne basa basa büyüdüğünü sanmışsın.
Gücün karşısında eğilen siyasetçi, çantacı yazılmış gazeteci, sütun sütun tetikçi, biatçi, itaatçi, çekyatçı; sanmışsın ki, her mevsim yazdır.
Oysa bazı mevsim ayazdır.
Şimdi mal, mülk elbet kalacak sonrakilere…
Peki başka?
Böyle işte, işte böyle!

***

Gazetecisin, sen de.
Kifayet etmemiş, bir sürü şey olmak istemişsin.
Patronla patron, iktidarla iktidar, başbakanla başbakan, paşayla paşa, muhtırayla muhtıra, darbeyle darbe, işadamıyla işadamı, Tüsiad’la Tüsiad; güçlü ne ve kim varsa, hepsiyle birlik, hepsinden bir parça, hepsiyle paramparça.
Küstahlık, kibir, gazeteciliğin kimyasını bozma, kendinden ve klonlarından Frankenştayn yaratmalar.
Vicdanını şaşırmış, yolunu şaşırmış, mışmışsın!
Bir gün bile düşünmemişsin; değer mi, diye.
Bir ihtiras, bir iştah, bir histeri yani!
Onun üstüne bas, berikinin canına oku, ötekinin hayatına kast et!
Etrafta yalakalar, yalamalar; kakarakikiri; hep böyle olur sanmışsın.
Şimdi ne oluyor?
Sahip satıyor, kurtlara atıyor.
Tebaan sandıkların, kırbaçlayıp taşlayıp her parçanı aslanlara fırlatıyor.
Araziye uyup ilişmişliğine yılışmış olanlar, şimdi arazi olup kirişi kırıyor, kırık koltuk gibi çöpe yolluyor seni.
İstersen inanma ama, yine içim acıyor.
Çünkü en kötüsü budur.
Gölgenin seni boğması, arşivin seni yutması, geçmişin gülle gibi ayağına dolanması, kankaların bir ötekinin kanına girmesi, tarihin sürekli hesap sorması, hep katran ve tüye bulanmışlık, çamurun üstünden hiç çıkmaması, kendi ayak izlerinin asla peşini bırakmaması.
İyi eğlenmiştin belki…
Ama hayat esasen trajedidir.
Böyle işte, işte böyle!

***

Tabii devir değişmiş.
Dünün muktedirleri, halleri vakitleri yerinde olsa da, ruhen perişan olmuş; güçlü, otoriter iktidar önünde yere kapaklanmış.
Kimi ruhunu satarak, kimi geçmişine küfrederek, kimi adam asarak sıyırma telaşında.
Bugünün hükümdarları; bu kez onların yalakaları, ilişmişleri, güce tapanlar, güçle yatanlar, güçten nema, mama kapanlar bir mağrur bir mağrur.
Bir kibir, bir kibir!
Aha işte öncekilerin, ötekilerin hali!
Kibrin, ibret alsın!
Afra tafran, az bir dursun!
Küçümsemen, çocukları ezip geçen otoriten, hükmetmenin dünyevi hazzı, iktidar hedonizmi derken…
Kibrin sonu da kabir!
Ölümsüz sanılan kudret, toprağın altında, hepimiz gibi bir gün böcekler önünde toz toprak olacak.
Geriye ne kalacak?
Böyle işte, işte böyle!

Kaynak: Habertürk

İran’a saldırının eli kulağında mı?

Selçuk Salih Caydi

2 Şubat günü Washington Post gazetesinde yayımlanan, Amerikan Dışişleri Bakanı Leon Panetta’nın sözleri heyecan uyandırmıştı. Panetta, İsrail’in İran’ı bahar aylarında vuracağını söyledi ve hatta ay hakkında fikir de yürüttü, “Herhalde Nisanda, Mayıs veya Haziranda” dedi (tıklayınız ). İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak da, “daha sonra artık çok geç olacağı” fikrinde (tıklayınız). Barak, yazılmamak koşuluyla “Sonbaharda” da diyor ve israilli gazeteciler bunu yazıyor (Türk basınında bu kadar yürekli gazeteci kaldı mı?!) Gene Şubatın ikinci günü çıkan başka bir haberde, Amerikan Genelkurmaybaşkanı General Martin Dempsey, “ABD’nin saldırıyı, sadece ‘ön aşamada’ onaylaması halinde” operasyona katılacağından bahseden muğlak sözleri yer almıştı.
Şimdi burada yaratılan hava, İran’ın vurulmasının kesin olduğudur. Bir ultimatom gibidir ve saldırıya karşı olanlardan da bu yolla “kadere razı olmaları” beklenmektedir. Ama Batı’da da, bu saldırıya karşı çıkanların sesi yüksek çıkmaya başladı. Bir kere bu operasyon -ekonomik kriz vakti- büyük paralar gerektiren bir “iş”tir. Sonra, savaşın baştan haksız bir savaş olacağını gösteren işaretler var. Mesela ABD İsrail’e çok pahalı bir roket-savar şemsiyesi sattı. Türk Hükümetinin İsrail’e lafta atıp tutmasına rağmen, Malatya’ya yerleştirdiği radar, bu pahalı sistemin bir parçasıdır. Bilinip de söylenmeyen gerçek şu: İran İsrail’e durup dururken saldırmaz/saldırmayacaktır. O halde İsrail’e hibe edilen bu pahalı sistemin amacı ne olabilir? Belli ki önce İsrail saldıracaktır ve ancak ondan sonra, İran’ın saldırılarından korunmak için bu kalkanı kullanacaktır.

Saldırının bu yıl olması ihtimali, Rus faktörüyle de ilgili. Hatta belki saldırının ne zaman olacağını Rusya’ya bakarak da tahmin edebiliriz. Rusya’da bu yıl 4 Martta, Başkanlık seçimleri yapılacak. Seçim döneminde ve sonrasında Rusya’nın karışma olasılığı var. Çünkü Putin’in kazanması ve ona karşı ayaklanma olasılığı yüksek. Bu dönemde İran’a saldırılırsa, Ruslar kesin/radikal tavır koyamayacaklardır. Putin aleyhtarlarının ABD tarafından desteklendiği de malum. Bu durumda saldırı, biraz daha yakın bir tarihte, seçimlerin hemen sonrasından itibaren her an olabilir.
Bir blogda, İran etrafındaki kırkdört Amerikan üssünü gösterir bir harita yayımlandı (tıklayınız). Ürkütücü bir harita. Türkiye’de İncirlik ve Ankara dışında bir de Hakkari-Siirt arasında (tam o bölgede) iki bitişik “Üs” gösterilmesinin anlamını, uzman arkadaşlar açıklayacaktır mutlaka! Bu Amerikan üslerinden bazıları, Irak ve Afganistan’dan bölgeye asker kaydırılması sonucu önem kazanmış (veya ortaya çıkmış) üsler. Bazı yorumcular, ABD’nin Irak’taki askerlerini çekmesine gerekçe olarak hazırlandığı İran savaşını gösteriyorlar.
Rusya’daki gelişmelerin, İran savaşında dolaylı rol oynaması mümkün. Şubat başında Moskova’da, yüzyirmibin kişinin katıldığı büyük bir yürüyüş oldu. Rusya’da adil/hakaniyetli seçimlerin yapılmasını taleb eden haklı bir gösteriydi. Fakat bu gelişmelerin bir de negatif yanı var. Bu seçimler doğru dürüst yapılıp da Putin’in seçilmesi halinde bile, ülkede seçim sonuçları hakkında soru işaretleri artacağa benziyor -ki, bu da gösterilerin seçimlerden sonra da devam edeceği anlamına gelebilir. Ve Rusya’nın İran konusunda vereceği her kararı iki kere düşünmesi gerekebilir.
Türkiye’nin İran savaşı konusunda ne yapacağı şimdilik pek açık değil. Muhtemelen ABD ile birlikte hareket edilecek ve Türkiye’deki Amerikan üslerinin kullanılmasına izin verilecek. Savaş halinde, Malatya’ya kurulacak üssün vurulacağını İran ilan etti. İsrail’i savunma kalkanının bir parçasının da -hem de Türkiye’nin isteğiyle- Malatya’ya yerleştirilmiş olması, Türkiye’nin başını ağrıtacağa benzer.
Bütün bu tabloda en iyi ihtimal, ekonominin sağlam bir sallantıyla endüstriyel savaş makinalarını vurması. Savaşın engellenmesi için ikinci ihtimal, halkın sokağa inmesi ve ekonominin işlamesini engelleyen yeni tür protesto eylemlerine başvurması. Yoksa savaş, göstere göstere geliyor. Ve Türkiye’yi haddinden fazla etkileyeceği de kesin.

Kaynak: http://konstantiniye.blogspot.com/2012/02/irana-saldrnn-eli-kulagnda-m.html#more

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=5981&mforum=entellektuel#5981

‘Himalaya AKP’ ve Yeni Dinamikler

Orhan Bursalı
Ocak 22, 2012

AKP Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik AKP Himalaya gibidir, Erdoğan da tepesidir, kaya gibidir parti; içinde parçalanma, çatışma olmaz dedi.

Çelik, “Himalaya”dan çatırtı seslerini duyuyor da, millet önünde duymazlıktan geliyor. AKP yeni bir yapılanma sürecinde. Üç önemli koltuğa kimlerin nasıl oturacağı bu yapılanmayı belirliyor.

Üç Koltuk analizine devam: Son iki üç haftadır izlediklerim:

***
• Cumhurbaşkanı Gül, Bolu’dan Göl resmini Twitter’ından veya Facebook’undan yayımlıyor. O sırada ortalığı Uludere götürüyordu. İki gün sonra Erdoğan, Twitter haberleşmesini “hakara makara” diye nitelendiriyor.

• Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı koltuğu meselesini kendine en uygun çözüm olarak keyfince 7 yıl olarak belirleyip bir yasa ile de anayasa maddesine “yama” tutturmaya kalkışında Gül’e ikinci kez seçilme kapılarını kapatınca, Gül, CHP’nin kapısını çaldı Yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi için!

• Her şey, Üç Koltuk Boşalıyor, yazı serisindeki analizlere uygun gelişiyor. Kendisi Çankaya’ya çıkınca, Erdoğan’ın tercihleri arasında en sondadır, parti başkanlığını veya başbakanlığı Gül’e bırakma olasılığı. Çünkü, Gül, kendisini Erdoğan’a oldukça eşitlenmiş görüyor. Erdoğan ise Çankaya’dan hükümeti ve ülkeyi yönetmek dileğinde.
Anayasada başkanlık yönetimi değişikliğini gerçekleştiremezse, ikinci en iyi tercihi, şüphesiz ki kadim/klasik, hükümeti kendine bağlı olanlarla yönetmektir. Sözünü dinleyecek..

Ama bunun hiçbir garantisi yok! Bunu da bilir Erdoğan.
Üstelik, tek koltuk değil, parti başkanlığı ve başbakanlık gibi iki çetin ve çetrefilli koltuk söz konusu! 7 yıl boyunca bunları yönetebilme olasılığı sıfırdır!

Yani, bu iki koltuğun da, kendi başlarına ve kendileri için, süreçte oluşacak kendi güç dengeleri içinde davranma olasılığı kesindir.

Tepelerde üç güç arasında bir denge oluşturmak dünyanın en zor işidir.

***

Hem AKP’ye hem Cemaate yakın bir yazar, Cemaat ile Erdoğan AKP’si arasında büyük çatlamadan bahsediyor.

AKP’de ortaya çıkan “Cemaat paranoyası”nın yanlışlığını, Cemaatin de Erdoğan’ın “devlet” politikalarına bu kadar sert karşı çıkmaması gerektiğini yazıyor.

Göz(ler)den kaçırdığı nokta ise, “Cemaat paranoyası” dediği şeyin, aslında AKP’nin altını oyup partiyi kendileri için tamamen bir “kabuk parti”ye dönüştürme faaliyetidir.

Bu, kaplumbağa kabuğunun altında, kaplumbağanın kendisinin değil de, örneğin bir kertenkelenin yaşıyor olmasına benzer.

Dinci siyasetçi lider ve adamları, siyasi parti olarak asla ulaşamayacakları varoluş biçimlerini, AKP kabuğu altında gerçekleştirme peşindeler, üstelik en üst düzeyde hükümet politikalarını yönlendirmeye talip olarak…

Kürt meselesi, İsrail meselesi, İran meselesi.. ne kadar mesele varsa hepsi konusunda politikalara sahipler…

Dinsel, parasal, mevkisel, eğitimsel vb. yaygın “hizmet adamları”, siyaseti ana damardan yönetiyor! Burada hep söylendi ki, bunlar aslında siyasi partidir!

Başbakan ise “kuklalaştırılacak”, imamın buyruğunda yol açacak bir isim değil.

Zurnanın zırt dediği yer.

***
İki nokta daha:

1) Cemaatın adamları, Başbakan’ın otoriter kişiliğinden şikâyetçi! “Otoriter rejim” kaygısını dile getirmeye başladılar! Çünkü Başbakan’ın “otoriterliği”, Cemaati de sınırlandırmaya yöneldi! Cemaat, devlet/bürokrasi içinde istediği her türlü atamanın gerçekleşmemesi nedeniyle, Başbakan’a karşı siyasi konum belirledi! Erdoğan gibi otoriter bir lider yerine, daha yumuşak ve etkilenmesi kolay başka bir lideri tercih ediyorlar.. Bu(nlar) kimlerdir?!..

2) Erdoğan’a karşı Cemaat – liberal yazar çizer ittifakı bir yıla yakındır iyice pekişti. Amerikancı -Cemaatçi Taraf, bu ittifakın baştacıdır. Tabii, Cemaatin diğer gazetelerinde de bunu görürsünüz. Liberal eksen, Erdoğan’dan dışlandıkça Cemaate yamanmaktadır.

Daha neler göreceğiz neler! Maydanozlu köfteler!
***
Hüseyin Çelik’le başladık, onunla bitirelim: Acaba Çelik bu çatırtılar arasında konumunu nerede belirleyecek?

Cumhuriyet

Merve Kavakçı’nın evi basıldığında kıyamet koparmışlardı

Can Dündar

can.dundar@e-kolay.net
14 Ocak 2012

Başbakan’ın “Buyursun dağa gitsin” uyarısının ardından polisin Leyla Zana’nın evini basması zorbalıktır.
12 yıl önce de DGM savcısı, Fazilet Partisi Milletvekili Merve Kavakçı’nın evini basmaya kalkışmıştı.
O zaman da, merkez medyadan alkış sesleri yükselirken şiddetle karşı çıkmış, “Geceyarısı eşkıya kovalar gibi kapıya dayanıp zorbaca haneye girmeye kalkışan savcıyı” eleştiren bir yazı yazmıştım.
Faziletçiler henüz mağdur cephedeydiler. Hemen Kavakçı’nın evine koşmuş, savcının, dokunulmazlığı olan bir milletvekilinin evini basarak bizi dünyaya rezil ettiğini söylemişlerdi.
Parti yöneticisi Bülent Arınç “Bu, partimiz aleyhine tertiplenmiş bir komplodur” demiş, Meclis Başkanı’ndan özür dilemesini istemişti.
Arınç bugün Başbakan Yardımcısı…
BDP, Meclis’ten özür bekleyen tarafta…
AKP ise, dokunulmazlığı olan Leyla Zana’nın evinin basılmasını -kınamak şöyle dursun- emreden pozisyonda…
* * *
Aslında bir milletvekilinin evinin basılmasına karşı değiller.
Karşı oldukları, kendi evlerinin basılması…
Aslında parti kapatmaya da karşı değiller.
Karşı oldukları, kendi partilerinin kapatılması…
Yargıyı artık kendi partilerini kapatamayacak şekle sokar sokmaz, BDP’nin kapatılması için polise, yargıya yol gösteren demeçler vermeye koyuldular.
Onlar da mesajı aldı ve ev baskınlarına, tutuklamalara başladı.
* * *
Aslında tutuklu yargılamaya, tutukluluk sürelerinin uzunluğuna karşı değiller; kendileri tutuklu olmadığı sürece…
Aslında DGM’lere de karşı değillerdi; DGM’leri kontrol edememekten dertliydiler. Nitekim DGM’ler kapatılıp yerine hükümet kontrolünde özel yetkili sivil DGM’ler kurdular.
Yargı bağımsızlığından da yana değillerdi; yargının kendilerinden bağımsız olmasından rahatsızlardı.
Yargı teslim oldu; mesele halloldu.
* * *
Aslında askerin siyasete müdahalesine karşı değiller; askerin kendileri aleyhine siyasete müdahalesine karşılar.
Öyle olsa Genelkurmay Başkanı “Kürtçe eğitim olmaz” dediğinde, “Paşam, siz bu işlere girmeyin” derlerdi.
Demediler.
Aslında Kürt sorunda askeri çözüme karşı değiller.
Karşı oldukları, savaşırken askerin güç kazanmasıydı.
Genelkurmay’ı ekarte eder etmez, Kürt çözümünde baskı yöntemlerine geri döndüler.
Dersim’den dolayı özür dilerken dertleri, Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırmaktı.
Gerçekten Dersim’in acısını çekiyor olsalar, Uludere katliamından sonra bölgeye gidip halktan özür dilerlerdi.
Tersine, Genelkurmay’ı tebrik ettiler.
* * *
Kendi okudukları şiirin yargılanmasına karşılar, ama piyasaya çıkmamış bir kitabın suç unsuru sayılmasına itirazları yok.
Basında tekelleşmeden değil, tekelin kendileri tarafından kurulmamış olmasından şikayetçiler.
Nitekim o tekeli kırıp kendi tekellerini kurmaya başlayınca rahatladılar; o konu kapandı.
* * *
Hasılı dün kendilerine yapılmasından şikayet ettikleri ne varsa bugün rakiplerine yapmaktalar.
Muhalefetteyken “Adalet istiyoruz” diye diye karşı çıktıkları her konuda çifte standart uygulamaktalar.
“Adaletle Kandırma Partisi…”

Kaynak: Milliyet

Televizyon çocukları sizi

Kızıl Can Yıldız [K.C.Y]

10.01.2012

Televizyon çocukları sizi.. Televizyonun diktatör dediğine diktatör, terörist dediğine terörist, hain dediğine hain, şehit dediğine şehit, şerefsiz dediğine şerefsiz, kahraman dediğine kahraman diyen uydu alıcıları sizi.. Spikerin dudak uçlarında yaşayan, okumaktan, sorgulamaktan, araştırmaktan nefret eden üniversite mezunları sizi.. Hiç okumayın, sorgulamayın, araştırmayın, incelemeyin! Sadece kumandanin tuşuna basıp ezberleyin! Televizyonda yemek yiyenlerin görüntüleriyle beslenip, öpüşenlerin sevdasıyla tatmin olup, askere gidenlerin kanlı elbisesiyle cesur olun! Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığınız birini alçak ilan edin, yine dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığınız birini kahraman… Yalnız dua edin de elektrikler gitmesin!

Devrimci Liseliler Dev-Lis
http://www.facebook.com/

Uzakdoğu’dan iki füze

Erdal Şafak
20 Aralık 2011

Zamanın durduğu ülkede, yani Kuzey Kore’de, halka “21’inci yüzyılın güneşi” diye belletilen Başkan Kim Jong İl’in ölümünün açıklandığı saatlerde, dünyanın bu en kapalı ülkesinin büyük komşusu Çin’in başkenti Pekin’de bir adam bir ekonomik forumda konuşuyordu. Konu: Genelde küresel ekonomik durum, özelde “Euro Bölgesi” krizi. O adam, Dominique Strauss-Kahn’dı. New York’taki Sofitel Otel’de bir kat görevlisiyle zorla cinsel ilişkiye girmesi sonucu koltuğundan olan, dahası bir süre cezaevine konulan IMF eski Başkanı Dominique Strauss- Kahn. Ardından Fransa’daki seks rezaletleri defterinin açılmasıyla saygınlığının son kırıntılarını da yitiren ve Sosyalist Parti’nin en güçlü cumhurbaşkanı aday adaylığından bir anda canlı cenazeye dönüştürülen Dominique Strauss-Kahn…

***

Sofitel rezaletinden bu yana ilk kez dünya kamuoyu önüne çıkan -son derece parlak iktisatçı- Dominique Strauss-Kahn’ın çizdiği Avrupa tablosu, Noel ve yılbaşı arifesinde herkesin içini daha da karartmaya yeterli:

“Avrupa ülkeleri bir kurtarma planından öbürüne, bir son şans zirvesinden öbürüne geçip duruyor. Ama ne kayıplarını kabul ediyor, ne ekonomilerin büyümesinin önünü açabiliyor ve ne de güven ortamını geri getirebiliyor.

Euro Bölgesi ırmağın azgın sularında yalpalayan bir sala benziyor. Sal şu sıralar ırmağın tam ortasında ve bütçe birliğinin gerçekleştirilememiş olması nedeniyle sulara gömülmek üzere…”

***

Bir de o salda can derdine düşenlerin çığlıklarına kulak verseniz; uykularınız kaçar.

İtalya’ya, İspanya’ya, Portekiz’e kadar gitmeye gerek, komşunun çığlıkları bile euro salının kaçınılmaz sonunu kestirmeye yeterli.

Buyurun, Yunanistan’dan son haberler:

Atina’da ve Selanik’te binlerce apartmanın yönetimi, ortak giderlerde tasarruf için bu kış kaloriferleri yakmamaya karar verdi. Birinci sonuç: Halk odun sobalarına yöneldi. Oduna talep patlayınca, fiyatlar iki katına çıktı. İkinci sonuç: Odun alamayan halk zaten iyice azalmış olan ormanlarda kaçak ağaç kesimine başladı.

Fransa’daki “Marianne2″ sitesine düzenli olarak Yunanistan’dan haberler gönderen antropolog ve blogçu Panagiotis Grigoryusur’un son yazısından bir bölüm: “PASOK Milletvekili Spiros Kuvelis, 23 Kasım gecesi otomobiline binerken bir grubun saldırısına uğradı. Saldırganlar Kuvelis’i epey tartakladılar, özel eşyalarını çaldılar ve eylemi ertesi gün Yunan basınına duyurdular. Kendilerini ‘Meçhul Anarşistler’ diye tanımlayan saldırganlar olayı şöyle anlattılar: ’23 Kasım gecesi Kuvelis’i süper lüks bir Lexus’e binerken gördük. Büyük olasılıkla araba kendisinindi. Hiç duraksamadan saldırmaya karar verdik. Eşek sudan gelinceye kadar dövdük, üstündekileri çaldık. Ne de olsa o da halkı soyanlardan biriydi. El koyduğumuz çantasında bir dizüstü bilgisayar, lüks dolmakalemler, hesaplarında 90 bin euro bulunduğunu gösteren banka kartları, milletvekili kimlik kartı gaspettik. Bizi en çok şaşırtan, çantasında epeyce prezervatif de bulunmasıydı!’ Anarşistler, açıklamalarını ‘Eylemimiz her gün karşılaştığımız şiddete bir tepkidir’ diye noktaladı.” Bu olaydan sonra Atina caddelerinde turlayan lüks araç sayısı gözle görülür biçimde azaldı.

***

Daha İngiltere ile Fransa arasında her geçen gün daha da sertleşen ağız dalaşı var.

Daha, İspanya’dan sonra Fransa’da da bazı dükkânların ve kafelerin eski ulusal paraları (İspanya’da peseta, Fransa’da frank) yeniden kabul etmeye başlamaları var.

Daha, İrlanda’nın “Euro Bölgesi”nde kalıp kalmamayı referanduma götürmeye hazırlanması var.

***

Başkan Kim Jong İl’in ölümünün açıklandığı gün, Kuzey düşmanlarına gözdağı vermek için iki kısa menzilli füze denemesi yaptı.

Kuzey Kore’nin kısa menzilli füze denemesi yaptığı saatlerde, Dominique Strauss-Kahn da Pekin’den Avrupa’ya uzun menzilli bir füze gönderdi: “Benim uçkurumla uğraşacağınıza, batmakta olan salınızı kurtarmaya çalışın.”

Sabah

İnsanoğlunun, düşünsel alandaki zayıflığının kötüye kullanılması hakkında

Selçuk Salih Caydi 

23 EKIM 2011

İnsanın düşünme özürlü olduğu bazı alanlar var. Bunlar, hiç bilinmeyen şeyler de değil. Ama çok yaygın bir şekilde ve bazen sistemli bir şekilde kullanılarak insanlar fena halde aldatılabiliyorlar ve o alanlarla ilgili tahminlerin yalan/yanlış olduğunu -en akıllı olanlar bile- anlayamıyor.

İnsanoğlu belli düşünme tarzları konusunda zayıf. Tarih içindeki gelişimi ona farklı bir yol çizdiği ve bu yol sayesinde hayatta kalabildiği için, onun doğasına uygun olmayan düşünce biçimleri üzerinden tahminlerde bulunması istendiğinde, tamamen yanlış tahminlerde bulunabiliyor. İnsanın belli belli düşünce tarzlarıyla yanlış tahminlerde bulunacağını peşinen bilmek ve bu alanlarda ısrar etmek, insanoğlunun yanlış kararlar almasını istemek gibi bir hinlik içerdiğinden, bu alanlara değinmek gerek. Akıllı olanların bile uzunca bir süre kanabildiği alanlar bunlar. Ama ‘Yalan Düzeni’ eskisi kadar kolay işlemiyor…

Çok büyük sayıda insan aynı konuda aynı hatayı yapınca, yapılan şey doğru mu olur? ‘Yalan Düzeni’ni sürdürmek isteyenler göre, ‘Doğru’ ve ‘Gerçek’, “demokratik çoğunlukla” (yani kafa sayısıyla ölçülür). Bu şekilde ortaya, doğru bilinen -ve inanılan- yalanlar/yanlışlar manzumesi çıkar. İşte bu düşünememe tarzlarından birini burada kısaca tanıtmak istiyoruz: ‘Eksponensiyal (üstel) düşünce’.

Büyük bir tabaka kâğıt alalım ve onu ikiye katlayalım, sonra ikiye katladığımız kağıdı yeniden ikiye kaylayalım, onu da ikiye kaylayalım. Sayfanın kalınlığı milimetrenin onda biri kadar…
Kâğıdı aynı şekilde elli kez katlasak, katladığımız kağıt sayfalarının toplam kalınlığı ne olur?

Bu soruya verilen yanıtların çoğu, “bilemedin, bir ansiklopedi kalınlığında olur”dur!..

Hayır… Katladığınız kağıtların toplam kalınlığı yüz milyon kilometre olur ve bu uzunluk, Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye eşittir.

Linear gelişmeleri, büyümeleri tahmin etmek kolaydır. Çünkü bilmemkaç milyon yıllık gelişme sonucunda insanoğlunun tecrübesini edindiği gelişme, linear gelişmedir.

“Bu yıl beş olan, gelecek yıl on olacak, ondan sonraki yıl oniki” derseniz, bunu herkes anlar, hayalinde rahatlıkla canlandırabilir ve daha sonraki gelişme hakkında sağlıklı tahminlerde bulunabilir.

Ama bir politikacı, “Ne olacak canım, fiyatlar her yıl sadece yüzde beş artıyor” derse, çoğunluk bunun fazla olmadığını düşünür. (Bunun gerçek anlamı, sadece 14 yıl içinde paranın satınalma gücünün yarı yarıya düşeceğidir!)
Böyle konularda her zaman hesap makinasına başvurmak gerekir (çünkü insan bu tip katlanarak artan oranları düşünmek için programlanmamıştır).

Kapitalist sistem, eksponensiyal büyüme düşüncesine dayanır. Kapitalizme özgü para türünün çoğalması böyle bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle de nereye gittiği, sonunun ne olacağı konusunda tahminde bulunmak son derece zordur.

İnsanları kapitalizmin asla çökmeyeceğine inandırmak, tüm sayılara ve ortadaki bilimsel verilere rağmen mümkün olmamıştır, çünkü eksponensiyal/geometrik/üstel büyüyen bir sistemin geleceğini tahmin etmek, ancak hesap/kitap ile mümkündür, kafadan tahmin yapmak pek mümkün değildir. İnsanoğlu, bu tip büyümeyi tahmin edebilecek şekilde programlı değildir. Bu tip düşünce insanoğluna yabancıdır.
Kapitalizm, geometrik büyüme temelli bir intihar sistemi olarak insanlığa benimsetildiğinden beri, sisteme özgü “sürekli büyüme”nin, (kriz/mriz olmadığı takdirde) “aynen sürdürülebileceği” düşüncesi, insanların eksponensiyal düşünememeleriyle ilgili bir durumdur. Üstelik konuya ‘Hayat’ açısından yaklaştığımızda, bu tip çoğalmanın da mutlaka aniden sona erdiğini/çöktüğünü ve asla ilelebet var olamadığını görürüz. Buna verilebilecek en iyi örnek, herhalde virüslerin geometrik şekilde katlanarak artan sayılarıdır. Bir virüs türünün sayısı her onbeş dakikada bir ikiye katlanıyorsa, -teorik olarak- biriki gün içinde bütün dünyayı kaplaması gerekir. Ama asla böyle olmaz. Virüs türü bir yerden sonra aniden çöker ve sayısı azalmak bir yana adeta yok olur. Neden yok olur?

İşte bu, şu anda ekonomik kriz konusunda en çok duyulan sözlerden biridir:

“Ürettiğinden çok tükettiği için.” Mesela o kadar çok oksijen ve şeker tüketir ki, bulunduğu ortamdaki oksijen ve şeker, ihtiyacından daha azdır. Aynı şekilde insanoğlunun ısrarla savunduğu kapitalist düzenin ihtiyacı olan petrol/gaz ve diğer yeraltı/yerüstü kaynakları, eksponensiyal bir şekilde artan oranlarda tüketilmektedir. Kömür çağından petrol çağına geçişin bundan yüz küsür yıl önce gerçekleştiği düşünülürse, insanlık tarihi içinde bu sürenin ne kadar kısa olduğu anlaşılır.

Bundan yedi yıl önce “Kapitalizmin sona ereceği”ni ilk kez yazdığımızda, bunun bir tür “entel fikir cimnastiği!” olduğu, hoş ama boş olduğunu düşünen çoktu ve böyle düşünülmesi de çok normaldi malesef. Ama bu uyarıyı yapanlara şimdi koca koca politikacıların da katılmış olması büyk kazanımdır. Mesela liberal ekonominin bayraktarı Alman Hristiyan Demokrat Partisi (CDU) eski genel sekreteri ve eski Bakan Heiner Geissler, daha iki gün önce kendisiyle yapılan mülakatta, “Kapitalizm, komünizm kadar yanlıştır ve geleceği yoktur” dedi. Biz ona şunu ekleyelim:

Kapitalizmin sonu da hiç umulmayacak kadar çabuk gelecektir. Ama bunu anlayabilmenin en iyi yolu düşünmek değil, hesaplamaktır -çünkü insanoğlu, eksponensiyal düşünememektedir. Bu konuda ne kadar çabuk ayarsa, virüsler gibi yok olmaktan o kadar kolay kurtulacaktır. Ama zaman çok kısa. Sistemin saati eksponensiyal oranlarla ilerliyor. Vakit hızla tükeniyor…

Kaynak: http://konstantiniye.blogspot.com/

Söylem ile eylem -1

Hüsnü Mahalli

11 Ekim 2011
Akşam


Hükümetin ‘Komşularla sıfır problem’ söylemine yönelik eleştiriler çoğalınca ve Esad’ın CHP heyetine söylediklerini Cumhuriyet Gazetesi yayınlayınca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 12 meslektaşımızı davet ederek eleştirilere yanıt vermiş. Meslektaşlarımız bu sohbetin detaylarını kendi köşelerinde anlattılar. Herkesin üzerinde özellikle durduğu konu Suriye-Türkiye ilişkileri. Çünkü Suriye; Türkiye’nin dış politikasının yani ‘Komşularla sıfır sorun’ ilkesinin test edildiği yerdir.

Gelin birlikte bakalım.

2002 sonunda iktidara gelen AK Parti, ilk bölgesel açılımını Suriye ile başlattı. Suriye ile dostluk ilişkilerini başlatan hükümet, birçok nedenden dolayı Arap alemine çok daha kolay girdi. Türkiye’nin Suriye’ye açılımı ise AK Parti ile değil Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Haziran 2000’de Hafız Esad’ın cenaze törenine katılmasıyla başlamıştı. Tıpkı Türkiye’nin Yunanistan’a açılımının rahmetli Ecevit ve İsmail Cem zamanında, İran’a açılımın da rahmetli Erbakan döneminde başladığı gibi.

Hemen söyleyeyim ben ilk günden itibaren AK Parti hükümetinin bölgesel açılımlarına hem Türk medyasında hem de Arap medyasında yoğun destek verdim. Arap ve uluslararası medyada AK Parti’ye verdiğim destek başlangıçta yoğun tepkiyle karşılanıyordu. Nitekim bugün AK Parti yanlısı gibi görünen birçok Arap gazeteci ve aydın beni ‘AKP’li olmakla suçluyor’ ve ‘AKP’lilere güvenilmemesi gerektiğini’ savunuyorlardı. Ben ise o zaman doğru yolda olduğuna inandığım AK Parti hükümetinin dış politika ile ilgili tüm söylem ve eylemlerine destek veriyordum. Ta ki ‘Arap Baharı’ başlayıncaya kadar. Çünkü ‘Arap Baharı’ olmamış olsaydı belki de bugün Türkiye önderliğinde bölgede olağanüstü önemli gelişmeler yaşanmış olacaktı. Olmadı ve olmadığı gibi Türkiye’nin tüm bölgesel ve uluslararası hesap ve kitapları karıştı.

Sırayla bakalım.

1- Geçen yıl Suriye ile birleşme aşamasına gelen ancak ‘Reform yapmıyor’ diye Esad’a kızan Ankara, şimdi bu ülkeyle ilişkilerde savaş sözcüğünü kullanmaya başladı.

2- Lübnan’da Batı yanlısı Saad Hariri hükümeti düşüp yerine Hizbullah’ın ağırlıkta olduğu hükümet kurulunca, Ankara’nın Lübnan ilişkileri de kötüleşiyor. Suriye’ye ve dolaysıyla Lübnan’a giden silahların geçişine izin vermeyen Türkiye, Hizbullah’ı kızdırmaktadır.

3- Mart Tezkeresi sonrasında Iraklı tüm taraflarla olağanüstü ilişkiler geliştiren Ankara, şimdi yalnıza ‘Sünni İslamcıların’ bir bölümü ile iyi ilişkilerini sürdürüyor. Çünkü İran etkisindeki Şii’ler Ankara’nın Suriye’deki ‘Sünni ‘ Müslüman Kardeşler’e verdiği destekten dolayı tedirgin. Çünkü Suriye’de olası bir iç savaş öncelikle Amerikalıların yakında çekileceği Irak’taki Şiileri ilgilendirecektir. 2005’ten bu yana demokratik açılımların Kürt sorununu çözmeye yetmediğini, AK Parti hükümetinin PKK ile diyaloğunun sonuç vermediğini gören Iraklı Kürt liderler ise alenen söylemeseler de Ankara ile ilişkilerine giderek mesafe koyuyor.

Özetle Suriye ve Lübnan ile olduğu gibi Türkiye’nin Irak ilişkileri de kötüleşiyor.

4- Bir diğer önemli komşu İran. Türkiye’nin İran ilişkileri son 3-4 yılda olağanüstü olumluluk içinde seyretti. Ancak hükümetin İran’ı ‘Şii olduğu için Suriye’yi” destekliyor suçlamasında bulunması ve son olarak Malatya’da Amerikan radarlarını yerleştirmesi Tahran’ı çok kızdırmışa benziyor. Tepkiler giderek yükseliyor ve sertleşiyor. Amerikan Predator uçaklarının İncirlik’e yerleştirilmesiyle bu tepkiler daha da artacağa benziyor.
Özetle Ankara daha bir yıl öncesine kadar ideal bir ilişki içinde olduğu bu dört ülkeyle gerginlik dönemine girmiştir. Bölgedeki genel kanı ‘Sünni Türkiye; Alevi Esad ve onun yandaşları Şii Bağdat, Tahran ve Hizbullah’a karşı’.
Ama işin ilginç tarafı Türkiye bu ülkelerin düşman olduğu Yahudi İsrail’e karşı söylemini de giderek sertleştiriyor. Yahudi sözcüğünü ben değil İsrailliler kendi ülkeleri için kullanıyor. Aynı tanımı Başbakan Erdoğan’ın Medeniyetler İttifakı Projesi’ndeki ortağı İspanya Başbakanı Zapatero geçenlerde ısrarla kullandı!

Yarın: Diğer komşulara bakalım.
http://www.aksam.com.tr/soylem-ile-eylem-1-4105y.htm

“Yurdunu Kaybeden Adam”

Merve Bildirici

5 Ekim 2011

Ömrünü hep hazan mevsiminde geçiren ve ruhunu hep kış aylarında bırakan Cengiz Dağcı’nın çilesi bitti artık. Üzerinde gezip avuçlayamadığı topraklarına cansız bedeni kavuşan Dağcı’yı rahmetle anacağız

“Yurdunu Kaybeden Adam”dı O…

“Korkunç Yılların Tanığı” idi…

2. Dünya Savaşı’nda “Ölüm ve Korku Günleri”ne esir düşmüştü…

“O Topraklar Bizimdi” dedi, ama “Dönüş”ü olmadı…

“Badem Dalına Asılı Bebekler”i hiç unutmadı, “Onlar da İnsandı” diye isyan etti…

“Üşüyen Sokak”lardan kovulan Kırımlıların, soydaşlarının hasretini çekti yıllarca…

“Anneme Mektuplar”dan seslendi annesine…

“Benim Gibi Biri” dediği, “Biz Beraber Geçtik Bu Yolu” dediği insanları “Yoldaş” edindi…

Bir gün; romantik ruhu artık taşıyamaz oldu yaşlı bedenini…

92 yıldır atan kalbi, 22 Eylül 2011’de, İngiltere’nin başkenti Londra’nın Soutfields bölgesindeki, gurbetteki evinde duruverdi.

***

1919’da Yalta şehrinin Kızıltaş Köyü’nde gözünü dünyaya açan bebek, bebek saflığından çok uzak bir hayat sürdü. 2. Dünya Savaşı yıllarında Ukrayna cephesinde Nazilere esir düştü. Bir süre Almanlar tarafından kurulan Türkistan Lejyonu’na katılarak Ruslara karşı savaştı. O sıralarda gönlünü Polonyalı bir genç kıza kaptırdı. Aşk evliliği yaptı. Karısı ve kızı ile birlikte 1946 Ekimi’nde önce Edinburgh’a, ardından da Londra’ya gitti. Ve 1946 yılından vefatına kadar ailesi ile birlikte Londra’da yaşadı.

Kırım Tatarları, dünya edebiyatına pek çok değerli eserler kazandıran yazarları Cengiz Dağcı’yı uğurladı geçtiğimiz günlerde. Sağlığında dünya gözü ile bir kez bile göremediği vatanına, Kırım Hanlarının bir zamanlar atlarını sürdüğü topraklarına, Bahçesaray’a, Hansaray’ın boynu bükük odalarına, Gözyaşı Çeşmesi’ne nihayet kavuştu Cengiz Dağcı. Kaderin cilvesidir ki, Cengiz Dağcı’nın naaşı yıllardır dargın olduğu, 3 kez davetini reddettiği Türkiye’den, İstanbul’dan götürüldü Kırım’a.

Evet Dağcı Türkiye’ye dargındı.

Çünkü, “Annemin dili” dediği Türkiye Türkçesi ile yıllardır romanlar yazan Cengiz Dağcı’ya, Türkiye geçmişte layıkıyla sahip çıkmamıştı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği’ne müracaat eden Dağcı’ya yetkililer, “Türkiye’de yakının bulunup bulunmadığını” sormuştu. Dağcı’nın verdiği, “Türkiye’de herkes benim yakınım” cevabını kabul etmeyen Büyükelçilik, müracaatı reddetmişti. Ama asıl O, 1940’lı yıllarda Kırım Türklerinin davasına sırtını dönen İnönü diplomasisine; Sovyetler Birliği’nin Stalin iktidarı döneminde, tarihler 18 Mayıs 1944 yılını gösterirken, Kırım Tatarlarının bir gecede silah zoruyla evlerinden alınmalarına, bir eşya gibi apar topar vagonlara doldurulmalarına, arkalarına bakmalarına bile müsaade edilmeden yurtlarından kovulmalarına, dünyanın çeşitli bölgelerine sürülmelerine ve yollarda cansız bedenlerinin kalmasına aldırmayan dönemin iktidarına, Türkiye’sine kırgındı. Yaşanan “soykırıma” sessiz kalındığı için küskündü. Çünkü o yıllarda, Milletler Cemiyeti’nin bir toplantısında, Türk delegeler, Bolivyalı bir delegenin “Kırım halkı 1944 yılında topraklarından niçin sürüldü?” sorusu karşısında suskun kalmayı tercih etmişlerdi.

Cengiz Dağcı, yıllardır kırgın olduğu Türkiye’nin girişimleriyle doğup büyüdüğü topraklara, Yalta şehrine götürüldü. Cenaze törenine Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da aralarında bulunduğu 200 kişilik bir heyet katıldı. Törende hüzünlü bir konuşma yaptı Kırım Özerk Cumhuriyeti Meclis Başkanı Abdülcemil Kırımoğlu. “Türk ağalar bize Cengiz ağamızı getirdi” diyerek uğurladı yazarlarını.

***

Muhalif bir yazar değildi Cengiz Dağcı…

Muhalif bir yazar bile olamadı…

Yaklaşık 70 yılını yurdundan ayrı geçiren yazar, o günleri, o günlerde halkının yaşadığı trajediyi yazdı yıllarca. Dünyaya duyurmaya çalıştığı, hem Kırım halkının yok oluşu hem de kendi hayatıydı romanlarında. Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Korkunç Yıllar” adlı eser üzerine, 1957 yılında Ulus Gazetesi’nde yazdığı bir yazıda, “Romanın kahramanı Sadık Turan, yazarın kendisinden başka kimse değildir” diyecekti.

Cengiz Dağcı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun da dediği gibi yüreğinin acısını, içindeki boşluğu temize çektiği romanlarında kendisini anlatmıştı. Her bir romanın, yüzü gülmeyen kahramanlarıydı aslında.

Ömrünü hep hazan mevsiminde geçiren ve ruhunu hep kış aylarında bırakan Cengiz Dağcı’nın çilesi bitti artık. Üzerinde gezip avuçlayamadığı topraklarına cansız bedeni kavuşan Cengiz Dağcı’yı rahmetle anacağız.

Dünya, Cengiz Dağcı’nın edebiyata katkılarını unutmayacak.

Kaynak: haber10

Ekonomik dopping

Robert Kurz

Krizler gelir gider, ama kapitalizm kalır. Liberaller ve Sol teorisyenler bundan emin. Büyük bir ekonomik kriz nasıl aşılır? Her cinsten kapital fazlasının (Üretim araçlarının, iş gücünün, mal/metanın, paranın) değeri düşürülür. Güya ondan sonra yeni bir yükseliş başlar. İşletme profesörleri buna “Uyum”, akademik Solcular da “Arındırma” (tasfiye, fazla değerleri silme) diyorlar. 2009 Sonbaharından beri genellikle söylenen, yeni ekonomik krizin üstesinden gelindiği. Ama büyük temizlenme ve arındırma falan olmadı. Onun yerine, şeytan çıkarır gibi (birşeyler) “kurtarıldı”. Resmi ekonomi biliminin ve onun Sol meslektaşlarının kendi kavrayışlarına/anlayışlarına göre asıl değer kaybı (1) henüz yolda, geliyor olmalı!

Belki pragmatistler, teorisyenlerden daha akıllıydılar, çünkü global arındırmanın ardından geriye sadace yanmış (ekonomik) toprak kalacağını biliyorlardı. Kurtuluş önlemleriyle, önlerindeki temel sorunu iteleyip/öteleyip duruyorlar, sorunun giderek daha da büyümesini sağlıyorlar.

Dünya ekonomisi, 20 yıldan daha uzun bir süredir esasen finansal doping sayesinde yaşıyor. Satın alma gücünü uzun zamandan beri, hiçbir reel temele sahip olmayan finans balonları şekillendiriyor, -çünkü 21’inci yüzyıl başından beri devlet bütçelerini bankalar şekillendiriyor. Çin’de, Hindistan’da ve Avrupa’da iş gücünün harekete geçirilmesi, bütçe açıklarının tek taraflı olarak büyümesi sayesinde olabiliyordu. Nihayetinde bir yerden diğerine kaydırılan (2) üretim prosesi/süreci “geçersiz” sayılır (3), bütün bileşenlerinin (4) değerini yitirmesiyle son bulur. Böylece teorisyenler belki haklı çıkarlar, ama buradan, kapitalin yeniden değerlendirilmesi (5) konusunda yeni bir perspektif çıkmıyor.

Burada, ekonomi teorileriyle ekonomi/para politikalarının paralize olmasından sözedilebilir. Bu da, ekonomi erbabı ile hükümetler arasında şiddetli tartışmalar üretiyor. Neolberalizmin sabit fikirlileri -tıpkı Avrupa merkez Bankası’ndan yeni istifa eden başekonomist Jürgen Stark gibiler- herşeyin bir dehşetle son bulma ihtimalini göze almak istiyorlar, çünkü teoriye gerçekten daha çok inanıyorlar. Pragmatik olanlar ise, finans politikası doppingini (6), kaçınılmaz bir şekilde yeni develüasyon şokları için yeni yanıcı/patlayıcı malzeme biriktirmesine rağmen, abartarak artırmak istiyorlar. Şu anda devletlerin konjonktür programları her yerde sona eriyor ve büyüme rakamları dikkat çekici bir tempoyla düşmeye başlıyor -tıpkı dopping yapmış bir sporcunun, yeni dopping ilacı kalmayınca nefesinin kesilmesi gibi. Bir sonraki global kriz kapıda. ABD’de Başkan Obama, onca parayı nereden bulacağını bilmeden, yeni bir konjonktürel mega-paket açmak üzere.

Kapitalizmin çözümsüz çelişkisini, başka türlü formüle etmek da mümkün. Sürekli yeni tedbirlerle (7), sadece iyiden iyiye çürümüş finans sistemi desteklenirse, krizin çözümü adeta havada/muallakta kalır. Ama içeriğini yitirmiş para üretimi (8), ekonomide reel talep’e dönüşmediği sürece, şimdi belli sınırlar içinde süren (ve 2009 çöküşünü önleyen) ‘paranın değer kaybı’ (develüasyon) olayı uygun adım devam edecek. Buna rağmen, gelişmekte olan ülkelerde frenlenemeyen enflasyon, Avrupa Birliği’nde de kapıya dayanmış bulunuyor. Büyük Britanya’da enflasyon, yüzde 4.5’a ulaştı. Avrupa Merkez Bankası, Sarkozy Hükümeti, Merkel Hükümeti, Britanya yönetimi gibi, “küçüktür ama miğde bulandırır” cinsinden bir şey saydıkları enflasyonist politikalarda karar kılmış görünüyorlar. Bu da siyasi ve ekonomik bakımdan aşırı zorlanmaya/gerginliğe neden olabilir. Aslında, bir sistem sorunuyla karşı karşıyayız. Ama bunu kimse kabul etmek istemiyor.

19.09.2011, Neues Deutschland Gazetesinden

Çevirenin dipnotları:
1. Develüasyon.
2. Birçok fabrika, işçi ücretlerinin ucuzluğu nedeniyle Çin ve Hindistan’a kaydırıldı.
3. İşçiler/üretim, rasyonelleşme ve finansal oyunların artması nedeniyle devreden çıkartılıyorlar, önemsizleşiyorlar.
4. Kapitalizme özgü üretim süreci, “ücretli çalışma/iş”, “para/değer”, “mal/meta” gibi bileşenlere sahiptir. Robert Kurz burada, sadece paranın değerinin düşmediğini, ücretli iş’in değerinin de düştüğüne işaret ediyor.
5. Yeni yatırımlarla paraya daha fazla para kazandırılması işlemi.
6. Bankalara muazzam miktarlarda para akıtarak onları -geçici bir süre için- kurtarmak işlemi.
7. Mesela konjonktürel mega-paketlerle bankalara/devletlere daha fazla para akıtarak…
8. Nasıl ve hangi maddi temele dayanarak, nasıl bir değer üreterek arttığı belirsizleşmiş para artışı prosesi.
© Selçuk Salih Caydi
Kaynak: http://konstantiniye.blogspot.com/2011/09/robert-kurz-ekonomik-dopping.html#more

STRATEJİDE MEZHEP Mİ, ETNİK ÇATIŞMA MI

ÖNCELİKLİDİR?


Bülent ESİNOĞLU
18.09.2011

Emperyalizmin ulusları ele geçirmede temel üç silahı vardır. Stratejik önem sırasına göre söylersek; mezhep çatışması, etnik çatışma ve ateşli silahlardır.

Emperyalizm, Haçlı saldırılarının kibarlaştırılmış sosyolojik adı olduğundan, içinde dini unsur taşımıyormuş gibi görünür. Oysa emperyalizmin felsefi alt yapısı, DNA’sı, Batının Haçlı ideolojisinden kaynaklanır.

Bu teorik girişten sonra, Amerika’nın neden mezhep çatışmalarını öncelikli ele aldığının uygulamasını yapalım.
Amerikan resmi organları tarafından açıklandı. Füze Kalkanı İsrail’i de koruyacak.

İçeride Amerika adına kamuoyu imalatçıları başlamıştı bağırmaya, İsrail’in kendi füze kalkanı var. Füze Kalkanının İsrail’i koruyacağı yalanını Ergenekoncular söylüyor, İP söylüyor diye…

Amerikan resmi organlarının açıklamasından sonra, Akit Gazetesinin köşe yazarları şunu söylemeye başladılar.

“Açılımları Erdoğan’a öneren Düşünce Kuruluşları Erdoğan’ı tongaya düşürmeye çalışıyorlar.”

Tabi Akit Gazetesi yandaş gazetelerin dışında bir yayın organı değil. Demeğe çalıştığı; Erdoğan iyi de, düşünce kuruluşları kötü. Amerika’yı temize çıkarma düşüncesi.

Ancak Füze Kalkanı ve MİT-PKK görüşmesi, %50’lik kamuoyu içinde çatlak yarattığı kesin.

Suriye’ye saldırı niyetleri, Alevi Sünni çatışmasını amaçlayan söylemler, belli bir kesimi rahatsız etmeye başladı.

Bir taraftan Suriye’nin iç istikrarını bozarak, İsrail’e doğrudan hizmet yapan Eşbaşkan, öte yandan, sanki İsrail ile savaş varmış gibi söylem tutturmaktadır.

Yani içerde ve dışarıda Sünni kesime seslenmek, Sünni kesimi örgütlemek.

Tekrar uygulamaya dönelim.

Türkiye NATO’nun içinde, OECD’nin içinde, Gümrük Birliğinin içinde, Dünya Bankasının içinde, Büyük Ortadoğu Projesinin içindedir.

Erdoğan, Irak’taki Amerikan askeri için dua edip, ölmesin diyecek kadar Amerika’nın içindedir.

Bu durumda, Türkiye İsrail’le, yani Amerika ile savaş içinde olacak.

Büyük bir sahtekârlık yaşıyoruz.

Amerika izin vermezse, tuvalete dahi gidemeyecek bir yönetim, İsrail’e kafa tutacak.

Değerli yurtseverler, hiç Kafanız karışmasın, 19 Eylül’de Eşbaşkan Amerika’ya gidecek.

Senede bir iki kere Amerika’ya gitmezse, böyle karışıklar oluyor.

Obama’dan gerekli dersleri ve talimatları alıp geldikten sonra, İsrail ile ilgili söylemleri değişecektir.

Geldikten sonra, daha çok Arap ülkelerindeki Sünni çoğunluk üzerine söylem geliştirecektir.

Amerika orada dururken, bunun İsrail’e posta koyması tamamen Sünni Arap ve Sünni Türk tabanına yönelik bir oyundur.
Amerika’da Obama’ya diyecek ki, “iyice tıkandım, tabanımı tutabilmem için bir şeyler yapmalıyım. Aksi takdirde karizmam elden gidecek. Benim İsrail ile ilgili söylediklerimi duymazlıktan gelin.”
Obama da buna, “söyleyeceğin kadar söyledin, Sünni Arapları yanına almak için ne söylersen söyle, İsrail ile çatışmaya varacak sözlerden sakın.”
Zaten Amerika’nın asıl politikası Sünni İslam üzerinedir. Erdoğan’ın ki de öyle…

Gidebildiği kadar Sünni/Alevi ayırımı üzerinden gidecektir.

Çünkü ABD ve İsrail’in planında öncelik, mezhep ayırımındadır. Buna bağlı olarak, Esad bu ayırım kullanılarak iktidardan uzaklaştırılacaktır. Esad’ı götürmek mezhep çatışmasına bağlıdır.

Yani Haçlı elindeki önemli silahlardan biri olan mezhep ayrıcalığını öncelikle kullanacaktır.

Haçlının ikinci silahı Arap/Türk, Türk/Kürt etnik ayırımı olarak gündeme gelecektir.

Haçlıyı görmeden, Türkiye’yi görmek zordur. Türkiye’deki Amerika’yı görmeyenler, ya siyasi körlük içindedirler, ya da kötü niyet içindedirler.

http://www.ordumillet.com/

Kapitalist Liberal Müslümanlar

Mehmet Şevket Eygi |
Milli Gazete
16 Eylül 2011 Cuma

Onlar hâlâ hâlis Müslüman mıdır?.. Hâlis sıfatını onlara yakıştırmak doğru olmaz. Onlar elbette hâlâ sosyolojik Müslümandır. Çoğu namaz da kılar, Ramazanda oruç tutar, hacca gider. Bilhassa turistik ve lüks umre seyahatlerine bayılırlar. Lüks otellerin üst katlarından Kâbe’ye öyle bir kuşbakışları vardır ki görmelisiniz.

Onlar Kapitalist, Liberal, Global, BOP Müslümanlardır.

Mâlum, paranın dini imanı olmaz ama onlar yine de Müslümandır.

Onlar süslü, şahane, lüks meskenlerin Müslümanıdır.

Onlar saray yavrusu lüks yazlıkların Müslümanıdır.

Onlar pahalı markaların, etiketlerin Müslümanıdır.

Onlar çok lüks, çok pahalı, çok gösterişli, gurur ve kibir verici otomobillerin Müslümanıdır.

Onlar beş yıldızlı otellerde verilen lüks ve pahalı ziyafetlerin Müslümanıdır.

Onların çoğu eskiden radikal Müslümandı, şimdi radikallik sıfatını terk ile global ve liberal olmuşlardır.

Nicesi eskiden mücahitti, şimdi müteahhit olmuşlardır.

Bu yeni Kapitalist Müslümanlar devlet bütçesini, belediye bütçelerini, para havuzlarını çok mu çok severler.

Damarlarını kesseniz altın suyuyla karışık ışıl ışıl kan akar.

Onlar ne candan vaz geçerler, ne canandan.

Ne dinden imandan vaz geçerler, ne paradan servetten.

Onların lüks otomobillerini lüks plazaların, lüks otellerin, lüks tesislerin önünde, lüks sitelerin içinde görebilirsiniz ama sabahları seher vakitlerinde camilerin önünde göremezsiniz.

Bazen rüzgâr kravatlarını ters çevirir, lüks markalar görünür.

Cep telefonları, plazma televizyonları, bilgisayarları, kol saatleri en lüksündendir. Bazısının lüks kalemleri de vardır ama yazmadan çok gösterişe ve teşhire yöneliktir.

Onlar rant ve nema Müslümanıdır.

Riba faiz demezler para kazanır ve biriktirirler.

Haram kazançlar konusunda ellerinde kapı gibi fetvalar ve ruhsatlar vardır. Fetvaların altındaki imza mı? Şeytana aittir.

Kısa zamanda elde ettikleri efsanevî servetleri keramet bilirler. İstidrac olabileceğini düşünmezler.

Onlar anlı şanlı Kapitalist, Liberal, Global, BOP Müslümanlarıdır.

Vakt-i merhunu gelinceye kadar oyalanıp dururlar.

Sonra ansızın…

Ansızın…

Ansızın…

TÜRKİYE ORTADOĞU’NUN SODASIDIR

EREN EĞİLMEZ
03 Eylül 2011

Son dönem Türkiye–İsrail ilişkileri üzerine yapılan haberlerin çoğu Erdoğan’ın karizması ile başlıyor Davutoğlu’nun stratejik dehalığı ile son buluyorken BM’nin bu Palmer raporu da nereden çıktı?

Bizimkiler hiç vakit kaybetmeden postalarını koydular: “Eğer siz bizi yok sayarsanız biz de sizi yok sayarız” demeye getirdiler. Neticede BM raporunun yok sayılacağı Türkiye’nin en yetkili ağızlarınca da dile getirildi.

Bir kez daha İsrail’in “vaat edilmiş topraklar”da nasıl kurulduğu ve kalıcı olmayı nasıl başardığı gerçeği Türkiye’nin bu “dev” siyasetçilerinin gölgesinde un ufak oldu.

Ortadoğu’nun sanal kahramanı Türkiye, İsrail’in varlığına olamasa da Londra merkezli oyun ortaklarının da “sevemediği” hükümetine kafa tutmaya devam ediyor hâlâ…

Oysa bölgenin korsan ülkesi İsrail’in Ortadoğu’da bir garnizon devlet olarak yaşayabilirliliğinin siyaseten sınırlılığı ve tarihsel koşulları tartışılmayıp gündemden uzak tutuldukça “cambaza bak” oyunu Davos sirkini de aşan kanlı bir uluslararası gösteriye dönüşüyor.

Türkiye ordusunun sınır ötesi görevlerine çıkışını Ortadoğu’da meşrulaştıracak en ikna edici gerekçe tabi ki İsrail olacaktır. İran gibi ciddi ve gerçek bir hasım yerine bölgenin ikinci İsrail’i haline dönüşmüş olan Türkiye gibi bir “düşman” her zaman tercih edilecektir.

Arap coğrafyasının –kültürel ve dini anlamda olduğu kadar jeo-stratejik anlamda da- şah damarı olan Kudüs, emperyalizm açısından yalnızca Ortadoğu’nun kontrolü için değil Kafkas ve hatta Afrika jeo-politiği açısından da kritik bir mevzidir.

Gelecekte Kudüs’ün hiç de yabancısı olmayan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Filistin’e “barış gücü” olarak gönderildiği günleri de görebiliriz.

İsrail’in bir devlet olarak meşruluğunun yıllarca Ortadoğu halklarınca içselleştirilememiş olmasının yarattığı bölgesel gerginliğin bu coğrafya için tasarlanan “yeni düzen” adına sürdürülemez olduğu bir gerçektir.

Bu “yeni düzen”in ilk basamağı toprakları serbest ticaret bölgelerine dönüştürülmüş, insanları da İsrail’e ucuz işgücü haline getirilmiş bir “özgür” Filistin ve tamamen NATO’laşmış bir İsrail yaratmaktır.

İsrail’in yalnızca bir güvenlik devleti olarak değil din temelli bir güvenlik toplumu olarak örgütlenmiş olan siyasal formasyonu Ortadoğu halklarına tarihsel, siyasal ve kültürel gerçekliklerini sürekli olarak hatırlatmakta ve bu halkların kendi coğrafyasının mutlak hâkimi olma refleksini daima diri tutmaktadır.

Bölge halklarını bu refleksleri diri olduğu sürece Siyonizm ile yapılacak bir “barış”a ikna etmek oldukça güçtür. Oysa Ortadoğu’dan talep edilen Siyonizm’i hazmetmesidir.

Bölge halkları son bir asırdır siyasal birliktelikten ve iktisadi zenginlikten yoksun bir şekilde esaret ülkelerine hapsedilmişlerdir. Bu halkların başlarına da birer yerel bekçi olarak kendilerini yönetenler dikilmişlerdir.

Emperyalizmin 20. yy’da bölgenin doğal kaynaklar haritasını parçalara ayırarak güçsüz devletçikler arasında pay ettiği bugün için sıradan bir gerçektir.

Emperyalizmin sınırları çizen cetvelinin çalışma prensibiyse basittir; bünyesinde çatışma potansiyeli ve çelişkiler barındıran toplumları rakip devletlere ayrıştırarak bölgede istikrarsızlığın istikrarını inşa etmek…

Toplumsal örgütlenmelerini din, mezhep, etnisite ve hatta aşiret bağları üzerinden kuran Ortadoğu’nun yönetici elitleri toprak ve servet biriktirme kavgalarını da aynı dinamikler üzerinden vermişlerdir.

Ortadoğu’nun yönetici elitlerinin diğer feodal rakiplerini alt etme konusunda geliştirdikleri yegâne çözüm; rekabet halindeki emperyalist aktörlerden biriyle işbirliği kanallarını zorlamak, ülkesini ve halkını o güçlü kollayıcıya teslim ederken kendi yerel iktidarını ve elindeki şahsi servetini rakipsiz bir şekilde güvence altına almaktır.

Ortadoğu’da ve hatta K. Afrika’da bugünlerde çöken yapı işte bu kokuşmuş düzendir.
İsrail devleti ise doğuşu itibariyle Britanya emperyalizminin Ortadoğu kapısını açmak için kullandığı bir vurucu güçtür.

Britanya emperyalizminin işlevlerini 1945 sonrasında –emperyal belleğiyle birlikte- devralan ABD, 20. yüzyılın ilhak tapınağı olan İsrail’in koruyucu babalığını da üstlenmiştir.

Emperyalizm 20. yy’da Ortadoğu’yu çevresiyle sürekli çatışma halinde olan devletçiklerle donatmış, böylelikle önce hammadde sonra da İsrail’in güvenliği sorununu halletmiştir ancak 21. yy’a gelindiğinde tıpkı 19. yy’da olduğu gibi herhangi bir devlete tahammül edemeyeceği bir sürece yeniden girmiştir.

Emperyalistler kendi haşmetli devletleri dışında yeryüzünde bir başka devlet organizasyonu daha istememektedirler. 20. yy’da kendi aralarındaki rekabetten doğan tüm devletçikleri dağıtma konusunda liberalizm küresel mutabakatını yüksek oranda sağlamıştır.

Dünya siyaseti soğuk savaş sonrasında yeniden 150 yıl önceki küresel güç dağılımına doğru evrilirken 10 yıl öncesi uzak geçmişe, 150 öncesi ise yakın geçmişe dönüşmüştür.

Yaklaşık 150 yıl önce Britanya, Almanya ve Fransa’nın kendi aralarındaki kolonyalist rekabetin ve Rusya karşısında oluşturdukları stratejik birlikteliğin bu ortak geçmişini yok sayarak bugünleri anlamlandırmaya çalışmak boş bir çabadır. Şimdi ise Rusya’nın yanına yeni aktörler de katılmıştır.

“Yeni Dünya Düzeni” denilene tarihsel perspektiften bakıldığında bugün için ortada yeni olan hiçbir şey olmadığı açıktır.

Küçük devletçiklerin 7-8 büyük ulus-devlet etrafında kümelenmesi yoluyla bloklaşmaya gittiği bu dünya sistemine “yeni” demek büyük bir illüzyondur. Hele de Türkiye’nin etrafında bloklaşılan bu 7-8 ülkeden biri olduğunu sanmak illüzyondan da ötedir.

Doğu bloğunun çözülüşüyle birlikte yayılmacılığın siyasi haritasını sınırlayan koşullar da ortadan kalkmış ve itibarı dünya halklarının isyanlarıyla beş paralık olan eskinin sömürgeci yayılmacılığı “Yeni Dünya Düzeni” markasıyla bir kez daha politika piyasasına sürülmüştür.

ABD’nin gelinen bu süreçte soğuk savaş dönemindeki hegemonyasını sürdüremeyeceği ise 21. yy’ın bir diğer gerçeğidir.

Her geçen gün daha da şekillenmekte olan emperyalist bloklar arasındaki açık rekabet zaman içinde iyice görünür bir hal alırken örtülü birliktelikler ise daha fazla kamufle olmaktadır. BM, NATO vb uluslararası düzenleyici kurumlar denilen yapılar ise kapitalist enternasyonalin müzakere masaları olarak daha da işlevselleşmektedir.

Türkiye gibi emperyalist hiyerarşinin alt orta basamağında bulunan ülkeler uluslararası alandaki konumlarını unuttukları anda bu “düzenleyici kurumlar” aracılığıyla hizayı bozmamaları ve kapitalist enternasyonalce tarif edilen sınırlarının dışına taşmamaları yönünde uyarılmaktadırlar.

Mesela Türkiye Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine “diklenmeden dik durma” stratejisiyle dirense de uluslararası sistemden Erbakan tarzında bir “hadi oradan” cevabı almış ve oturmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın “NATO’nun Libya’da ne işi var?” çıkışına ise yanıt pratikte verilmiş, NATO destekli Libyalı muhalifler Trablus’a girerken Türkiye onlara selam durmak dışında 300 milyon dolarlık nakdi de elden teslim etmeyi görev bilmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın Kaddafi’den insan hakları ödülü almasıyla keskin bir Kaddafi karşıtı olması arasında geçen süredeki hızı çağımızın sürat limitlerini bile aşmış, dünya Türkiye’nin manevra kabiliyetine bir kez daha tanıklık etmiştir.

Hatırlarsanız “mucizevî başarılara imza atan” Dışişleri Bakanımız Sayın Davutoğlu Libya ile ilgili bilgilendirme turları çerçevesinde DSP’yi de ziyaret etmişti. Ziyaret sonrasında da DSP Genel Başkan’ı Masum Türker’den “NATO’nun Libya operasyonunun merkezi İzmir olacak” açıklaması gelmiş, Davutoğlu ise bu bilgiyi yine hızla yalanlamıştı.

Bu yalanlama haberinin tarihi 25 Mart 2011’di, “NATO operasyonu İzmir’deki NATO üssünden komuta edilecek” spotuyla geçen haberlerin üzerinde görülen tarih ise 26 Mart 2011’di.

Türkiye yalanlamak ve yalanlanmak konusundaki hızıyla çağın çok ilerisine geçtiğini daha önceki bu süreçte de bir kez daha ispatlamıştı.

Şimdi ise bu BM raporuyla birlikte “Küresel Ergenekon” üzerine çeşitlemeler dinleme ihtimalimiz yüksektir. BM’nin bu raporunu hazırlayanların arasında yer alan “neo-con” unsurları tespit etmek konusunda hafiye gazetecilerimizin şu an muazzam bir emek harcadıklarını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek…

Onların işini kolaylaştırmak adına kendilerinin de yakından bildikleri, hatta hayranlık duydukları ve belki de hayranlığın ötesinde angajmanlara bile girdikleri Chatham House’u hatırlatalım. Onlardan, pek de açık etmek istemedikleri bu uzmanlıkları ışığında, bizi Chatham House’un Dünya ve Türkiye ekonomisi ve siyasetindeki iz düşümleri konusunda “aydınlatmalarını” dileyelim.

Israrla Chatham House dememin sebebi şu; eğer Chatham House’u gölgeleyip Henry Jackson Society’den bahsedilecek olursa yine yırtık bir resmin yarısıyla avunmamızı isteyecekler demektir.

Belki bu sefer de hiçbir ekolun diğer bir deyişle sermaye fraksiyonunun adı yine anılmayacaktır. Bunu zamanla göreceğiz.

İsrail’in hazırlattığı Mavi Marmara Raporu yani nam-ı diğer Turkel Raporu ile BM’nin Palmer Raporu arasında öyle müthiş bir fark var mı, “büyük analistlerimiz” bu konuda da bizleri tez zamanda “doğru” bilgilerle donatırlar diye düşünüyorum.

Hazır elleri değmişken Nobel Barış Ödüllü Lord David Trimble hakkında da detaylı bir yazı yazarlarsa kendi adıma çok faydalanacağım. Ne de olsa Lordumuz bir “İrlanda Sorunu” uzmanı, Türkiye’nin de “çözüm” bekleyen sorunları yok mu? Deneyimlerinden faydalanırız belki!..

Bölgeye dair bu uluslararası işbölümünde Türkiye’ye yüklenen görevler ışığında Türkiye siyasetinin baş aktörleri ellerinden geleni yapıyorlar ve muhtemelen gelecekte de Türkiye’nin bölgeye ilişkin sorumlulukları daha da çeşitlendirilecek.

Son yıllarda Türkiye içinde yaşanan açılım ve dönüşüm süreçlerini bu yeni işbölümünden bağımsız değerlendirmek imkânsızdır.

Türkiye 21. Yüzyıl itibariyle –zaten eksikli olan- iç dinamiklerini tamamen yitirerek 19. Yüzyıl kriterlerine uyumlaştırılmış klasik bir bağımlı ülkeye dönüşmüştür.

Türkiye’nin bu bağımlılık süreci elbette son 10 yıla indirgenemez.

Türkiye’nin bağımlılığını pekiştirirken yeni bağımlılık biçimlerini de beraberinde üreten bu uluslararası eşitsiz ilişkilenme biçimi, zaman içinde tümlenen bir tarihsel trajedidir.

Ortadoğu emperyalizm eliyle bir çiftliğe dönüştürülmeye çalışılırken Türkiye yönetici sınıfları da bu çiftliğin kâhyası olabilme hayallerini bölge ölçeğinde bir başarı hedefi olarak ülke kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Türkiye’nin emperyalist hiyerarşide basamak atlama çabası ve bu uğurda harcadığı enerji dünya siyasetini doğru okuyup bu okumaya uygun doğru küresel pozisyonu almak olarak pazarlansa da gerçek her defasında süpürüldüğü halının altından taşmaktadır.

“Türkiye gittikçe artan önemiyle bölgesel bir güç olma yönünde ilerliyor” denilerek geri bıraktırılmış bir ülkenin kırılmış gururunu okşayanlar diledikleri zaman da o gururu tekrar nasıl kırabileceklerini çeşitli vesilelerle göstermeyi ihmal etmiyorlar.

Türkiye’ye bölgede bir hazmettirici ülke olarak ihtiyaç duyanlar, bu görev layıkıyla yerine getirildiği sürece Türkiye’ye övgüler düzmeyi ve ülke yöneticilerini de ödüllere boğmayı sürdürüyorlar.

Türkiye, “Siyonizm ile barış” ve” emperyalist demokrasi” lokmalarını yutmakta zaten zorlanan Ortadoğu’ya bu yediklerini hazmettirmesi beklenen bir sodadır.

Yeri geldiğinde bölgede biriken gazı almak da Türkiye’nin bu işlevinin doğal bir sonucudur.

Ne diyor Sayın Cumhurbaşkanımız: “Bugünkü İsrail hükümeti kendi halkına da aslında yük olan bir hükümettir.”

Yani Ortadoğu’da sorun İsrail’in varlığı değil, İsrail hükümetinin tutumudur.

Aslında Siyonizm iyidir ama hükümeti kötü…

Filistin’e bakıp da üzüntülere “gark” olabilirsiniz ama dert etmeyiniz.

Onca yediğinizin üzerine o kadar karın ağrısı da olacak elbet…

Kaynak: http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=207

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2144&mforum=entellektuel

Türkiye Somalileşir mi?


Nihal Kemaloğlu
30 Ağustos 2011

Somalili aç çocuk fotoğraflarındaki beyaz adamın parmak izi, silmeye çalışıldıkça büyüyen kapkara bir lekedir.
Açlığın müstehcen teşhirine dönen ‘Somalili çocuklar’ aynı zamanda kapitalizmin daimi sömürgesi Afrika’nın günümüz oryantalist- egzotik seyir nesneleridir; bir çeşit ‘safaride aslan avı’ gibi…
Ve ‘İnsanlık trajedisi’ çağrılarıyla bu çocukların dedelerinin 40 yıl önce arazilerinde tarım yapıp doydukları bilgisi bizden esirgenir.
Somalili çocukların dedelerinin kendi topraklarında yaptıkları üretimin küreselleşmeden sorumlu misyoner kurumlar IMF ve Dünya Bankası’nca ‘reforme’ edilip yok edildiğini bilmeyiz.
IMF ve Dünya Bankası’nın (DB) Somali devletinin önüne 40 yıl önce koyduğu ‘tarımda liberalizasyon’ politikalarının ülkenin sadece tarımın ve hayvancılığın değil, sosyal dokunun da çöküşüyle iç savaşa doğru adım adım nasıl taşıdığını da.
Eski Fransız Sömürgesi Yukarı Volta’nın ismini ‘dürüst insanlar’ anlamında ‘Burkina Faso’ yapan efsanevi lider Sankara’nın 1987 yılında bir ‘cinayete’ kurban gitmeden önce şöyle dediğini de duymamışızdır; ‘IMF ve DB yüz metre derinlikte su aramak için ihtiyaç duyduğumuz kredileri bize vermiyor ama üç bin metre derinde petrol aramak için kuyu açmayı dayatıyorlar’.
Bugün Somali’nin Etiyopya’da kalan o verimli topraklarında Batılı ülkeler ‘biyo-yakıt üretiminde’ kullanılacak tarım yapıyorlar.
Etiyopya’nın ucuz ormanlık arazileri de Suud’lu zenginler tarafından kapatılıp pirinç tarımı için ‘düzenleniyor’…
Sonuç olarak Batılı ülkelerin hem silah satıp hem de dünyaya ‘açlık yardımı’ çağrısı yaptıkları Somali, kendi gıdasını üretemiyor…
Yani önce IMF ve DB’nın yapısal reformları, tarımın yok edilmesi, köylülüğün bitmesi, açlık ve göç, dini çatışma takvimi işlerken, aciz hükümetlerce petrol kaynaklarının 4 küresel şirkete tahsis edilmesi Somali’nin yakın tarihidir..
YA TÜRKİYE !
Türkiye’de Ziraat Mühendisleri Odası var güçleriyle bizleri uyarıyor, hızla eriyen tarım üretimimizi ve yurtdışından her yıl artan hayvan ithalatına dikkat çekiyorlar. Türkiye’de buğday üretiminin son yıllarda 12 milyon dekar azaldığını, et tedarikçisi konumundaki ülkenin hayvancılıkta dışa bağımlı olduğunu söylüyorlar.
Türkiye artık ilkokul kitaplarında yazıldığı gibi tarım ve hayvancılık yapıp kendisine yeten bir ülke değil.
Gıdasını, meyvesini, etini hatta sütünü peyderpey dışarıdan ithal eden ve gıda bağımlılığı olan bir ülke.
Bir zamanlar üretimde dünya lideri olduğumuz bakliyatı Kanada’dan ithal ediyoruz. Çiftçiler ürünleri daha tarladayken artan maliyetlerle ‘zarardalar’, hiç ekim yapmasalar durumları daha iyi…
Ürünlerinin üretici fiyatıyla market satış fiyatı arasındaki fark yüzde 400 civarında. Çiftçiler 2.6 milyon hektar toprağı işlemekten vazgeçti, toplam tarım alanı ise 2.3 milyon hektar azaldı yani Ankara büyüklüğünde tarım alanı ekilmiyor.
Hayvan varlığı son otuz yılda dramatik biçimde nüfusumuz 30 milyon artmasına rağmen 85 milyondan 38 milyona düştü.
Ayrıca kapitalist ülkelerin fellik fellik Afrika’da bereketli tarım arazileri satın alıp çitlediği gıda rezervi oluşturduğu günümüzde Türkiye’de tarım arazileri ve meralar ‘yapılaşmaya’ açılıyor.
En son geçen hafta Resmi Gazete’de yayımlanan 3194 sayılı kanun hükmündeki kararnameyle köy yerleşim alanlarındaki tarımsal araziler, meralar, yaylak ve kışlaklarda konut yapımına izin çıktı.
Birinci sınıf tarım arazileri, kıyı şeridindeki köy yerleşimlerine inşaat dolacak, İstanbul ve Edirne civarındaki tarımsal araziler yok satıyor…
Ve Ziraat Mühendisleri Odası ‘ya 40 yıl sonra Somali gibi olursak kendi gıdasını üretemeyen ve gıda egemenliği dışa bağımlı bir ülke olursak’ diye soruyorlar.
Biz de soruyoruz dedelerimizin toprağında şimdi neden ot bile bitmiyor?…

http://www.aksam.com.tr/turkiye-somalilesir-mi-3595y.html

AMERİKA’NIN ÖNLENEMEZ BAŞAŞAĞI ÇAKILIŞI – 1

Ali Serdar BOLAT
16.08.2011

ASKERİ VE SİYASİ DÜŞÜŞ

İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın yükselişi, aslında çöküşe giden yolda bir başlangıçtı.

Saldırdığı her yerde tokat yedi. Başarılı olduğu yerlerde bile sonradan kaybetti.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu önleyemedi. İşbirlikçi Çan Kay Şek, Tayvan’a kaçarak canını zor kurtardı.

Küba’dan da tokatı yedi. Kenedi’nin planladığı Domuzlar Körfezi Çıkartması, Küba ordusu tarafından püskürtüldü.

Amerika, Fidel Kastro’yu düşürmeyi beceremedi.

Küba rüzgarının da etkisiyle bugün Latin Amerika Salvador’dan Arjantin’e kadar Amerika karşıtı cephede birleşiyor.

Kore’de Türk askeri sayesinde canını zor kurtardı.

Vietnam’da bozguna uğradı.

Laos’tan zor kaçtı.

Kamboçya’da yenildi.

Şili’de Allende’ye karşı darbe yaparak geçici bir başarı kazandı, şimdi Şili ulusalcıların kontrolünde.

Salvador’da devrimcilerin üzerine işbirlikçi katilleri sürdü, Ortega şimdi Salvador’u yönetiyor.

Arjantin’de darbe yaptırdı, devrimcileri uçaklardan okyanusa attılar, Arjantin şimdi solcuların yönetiminde.

Venezuela’da kaybetti. Çavez’e karşı başlattığı darbe ordu tarafından önlendi.

Bolivya’da Çe’yi öldürdüler. Ülkeyi şimdi Çavez ve Kastro’nun kankası Morales yönetiyor.

Latin Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya’yı da kaybetti.

Amerikancı faşist generaller Victor Jara’nın parmaklarını stadyumda kırdılar, gitar çalamasın diye, şimdi o şarkılar tüm Latin Amerika’da yankılanıyor.

Nepal Komünist Partisi’nin mücadelesini durduramadı.
2 yıl önce Nepal’de krallık yıkıldı.

Azerbaycan’da Çiller’in planladığı Amerikancı darbe, Demirel’in uyarısı ile önlendi.

Özbekistan’da Fethullahçıların Kerimov’a düzenlediği suikast başarılı olmadı.

Ukrayna’daki Amerikancı turuncu devrimi yapan bayan şimdi hapiste, seçimi de Rusya ile işbirliğini savunanlar kazandı.

Kırgızistan’da Amerikancı turuncu devrimin başı ülkeden zor kaçtı.

Amerika, Gürcistan’daki adamı Saakaşvili’nin Rusya’dan tokat yemesini önleyemedi.

Abhazya ve Güney Osetya, Rusya’nın yardıma koşması ile, özerkliklerine kasteden Gürcistan yönetiminden kurtuldular, bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Amerika, Kafkaslardaki bir numaralı işbirlikçisine yardım edemedi.

Bu olay, Amerika’nın çöküşünün “başaşağı çakılış” haline dönüştüğü dönüm noktası oldu.

Rusya Devlet Başkanı Medvedev, geçen gün, “Gürcistan toprakları Rusya’nın işgali altındadır” diye bir karar çıkaran Amerikalı senatörlerin girişimi hakkında, “Bir avuç moruğun inisiyatifiyle alınan karar bizi bağlamaz” dedi. Çöküş bir kere daha tescillendi. Dünya kabadayısı, hakareti sineye çekmek zorunda kaldı.

Afganistan’da batağa saplandı. Taliban’a karşı başarılı olamadı.

Taliban orada üsleniyor bahanesiyle Pakistan’ın kuzeyindeki Svat Vadisi’ni bombalamaya başladı. Usame operasyonu yaptı.

Bu yüzden Pakistan, İngiliz ve Amerikalı eğitmenleri ülkeden çıkardı.

Pakistan, Amerika’ya, ülkedeki üssünü boşaltmasını istedi. Amerika çıkmamakta direniyor.

Darbe yaptırarak Pakistan’ın nükleer silahlarına el koymak istedi.

Pakistan, Çin ile “Ebedi Kardeşlik Anlaşması” imzalayarak komploya karşı koydu.

Bunun üzerine Amerika, Pakistan’ı “Taliban’a destek veriyor” suçlamasıyla mahkemeye verdi, 4 dava açtı, tazminat istiyor.

Mısır’da, Tunus’ta Amerikancı yönetimler devrildi.

Bahreyn’de Amerikancı yönetim sallanıyor. Suudi ordusunun müdahalesi isyana engel olamadı.

Amerika, Bahreyn’deki deniz üssünü kapatmayı planlıyor.

Irak’ta başarı kazandı gibi göründü. Ülkeyi görünürde parçalamayı başardı.

Bölücübaşı Talabani’yi Cumhurbaşkanı ve Barzanici Zebari’yi Dışişleri Bakanı yapmasına rağmen, Kuzey Irak’ın “Kürdistan” adı altında bağımsızlığını ilan etmesini kabul edecek bir işbirlikçi hükümet kurmayı beceremedi.

Amerika Türkiye’ye “Biz çekildikten sonra Kuzey Irak’ta asayişin korunmasına katkı yapın” diyerek, Bağdat hükümetine karşı Barzani bölgesinin savunmasını Türkiye’ye ihale etmeye çalışıyor.

Binbir emekle kurduğu Barzani kukla devleti Amerikan desteği kesilirse varlığını sürdüremez.

Sadr, “Aralık’tan sonra Irak’ta kalacak Amerikan askeri ölür” dedi.

Amerika, işbirlikçi Irak hükümetine Amerikan askerinin Irak’ta kalma süresini uzatacak bir formülü kabul ettiremedi.

Irak, Amerikan ekseninden kayıp İran’a yaklaşma sinyalleri vermeye başladı.

Amerika böylece Irak’ta da çarşafa dolaştı.

Irak hükümeti, 20 milyar dolarlık petrolünün kayıp olduğunu açıklayarak Amerika’yı tüm dünyanın gözleri önünde hırsızlıkla suçlamış oldu.

Amerika Libya’da da çarşafa dolaştı.

NATO’cu teröristler, kendi askeri komutanlarını ve iki albaylarını öldürdüler.

İsyancıların sözde “Geçici Ulusal Konsey”i kendini feshetti, sözde yeni yönetim oluşturacaklarmış.

Kaddafi yönetimi aşiretleri silahlandırdı, isyancılar merkezleri olan Bingazi’de kontrolü kaybettiler.

Sarkozi, isyancıların başına “Afrika Birliği ile anlaşmaya çalış” talimatı verdi.

Amerika, Birleşmiş Milletler’den Suriye için Libya kararı benzeri bir kınama kararı çıkaramadı.

Suriye’ye Türkiye’den terörist göndererek 120 asker ve polisin öldürülmesi provokasyonu tutmadı.

Suriye ordusu sınıra yaklaşmadı, hır çıkarıp NATO’yu Türkiye’nin yardımına çağırma planı işlemedi.

Bir milyon sığınmacı bekleniyordu, anca 15,000 kişi geldi, “Katil Beşar” safsatasının doğru olmadığı anlaşıldı, geri dönmeye başladılar, geride 5,000 sığınmacı kaldı.

Tayyip Bey orduyu Suriye’ye saldırmaya ikna edemezse Amerika Beşar Esad karşısında çaresiz kalacak.

Esas darbe İran’dan geldi.

“Amerika İran’a saldıracak” beklentisinin tam orta yerinde, İran Amerika’ya saldırdı.

İran’ın Kandil’e saldırması, Amerika’ya saldırması demektir.
Çünkü Irak Amerikan işgali ve denetimi altındadır. Irak toprağına yapılan saldırı, Amerikan denetimi altındaki bir bölgeye yapılmış bir saldırıdır.

İran, Amerikan ordusunun koruması altındaki bir örgüte Amerika’nın denetimi altındaki bir bölgede saldırı yapmıştır.
Amerika çaresiz kaldı. Saldırıyı durduramadı.

Amerika’nın Irak’taki askeri sorumlusu General Bucharan: “Eğer İran, Irak tarafından bir tehdit görüyorsa Irak hükümeti ile görüşmeli” diyebildi.

Bu cılız tepki, Amerika’nın başaşağı çakılışını tescilledi.

Amerika, Türkiye’ye verdiği “Kandil’den uzak dur” emrini İran’a verememişti.

Şubat 2008’de Türk ordusu Kuzey Irak’a girip Kandil’e yaklaştığında Buşoğlu Buş “Artık yeter, harekatı bitirin” talimatı vermiş, bunun üzerine AKP hükümeti, Zap, Avaşin ve Hakurk kamplarını geçerek Kandil’e yaklaşmış olan ordumuzu geri döndürmüştü.

İran örneğinde görüyoruz ki, bağımsız bir ülke, vatanı korumak söz konusu olduğunda, gereken tedbirleri korkmadan alabilir.

“Amerika izin vermez” yakınmaları bu anlamda doğru değildir, Org. Başbuğ’un “Kandil varken terör bitmez. Kandil’e harekat için Amerika engel değil” sözleri bu anlamda doğrudur.

Milli bir hükümet, Kandil’i denetim altına alarak terörü bitirebilir. Amerika bir şey yapamaz. İran’a bir şey yapabildi mi?

Kendi ordusunu yenmek için Amerika’ya muhtaç olan bir hükümet, Amerika’nın “Kandil’den uzak dur” talimatını doğal olarak yerine getirecektir.

Çin, Rusya, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Şanghay İşbirliği Örgütü’nde birleştiler.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika BRICS (Brasil Russia India China SouthAfrica) örgütünde birleştiler.

Beyaz Rusya, Rusya ve Kazakistan Gümrük Birliği kurdu.
Latin Amerika ülkeleri kendi aralarında çeşitli birlikler kurarak Amerika’ya direniyorlar.

Amerika sessizce kuşatılıyor.

Amerikan emperyalizminin çöküşü, dünya çapında kapitalizmin sonu demektir.

Gelecek günler aydınlıktır.

Kaynak: http://www.ordumillet.com/

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=4032&mforum=entellektuel#4032

“Şehirlerimizin ölçüsü bozuldu”

İçi boş bir dindarlığın yükseldiğini söyleyen Prof. Sadettin Ökten, “Hayata yön veren bu çağdaki medeniyet telakkisini İslam’a yamamaya çalışıyorsanız olmaz” diyor.

Yüksek İnşaat Mühendisi olmasının yanında şehir ve medeniyet, özellikle de İslâm medeniyeti konularındaki entelektüel birikimiyle tanıyoruz Prof. Dr. Sadettin Ökten’i. Ökten bizi İlim Yayma Cemiyeti’nin Atik Valide Külliyesi’ndeki şubesinde misafir etti. Burada kurduğu küçük bir grup ile Medeniyet Okumaları başlığı altında çalışmalar yapıyorlar. Kendimiz olmak istiyorsak hem kendi medeniyetimizi hem de diğer medeniyetleri çok iyi tanımamız gerektiğini düşünüyor Ökten. Şu an Batı Medeniyeti kitabının çevirisi üzerine yoğun şekilde çalışan Ökten ile babası Celalettin Ökten’in İmam Hatip okullarını kurma çabalarını, kendisinin musiki ve deniz sevgisini, günümüz Müslümanlarının yeni bir medeniyet telakkisi oluşturmak için neler yapması gerektiğini konuştuk. İtiraf etmeliyim ki bugüne kadar sohbet ettiğimiz kişiler içinde en ümitvar olanı Prof. Sadettin Ökten’di. Ökten geçmişi iyi okursak günümüz şartlarını da değerlendirerek yeni bir anlayışı ortaya koyabileceğimizi düşünüyor. Ökten’in gözlerindeki muzip ışıltılar eşliğinde yaptığımız sohbet, eminim beni memnun ettiği kadar sizi de memnun edecek…

FOTOĞRAF: VURAL YAZICIOĞLU
EMETİ SARUHAN / BİRAZ MUHABBET

(..)

Türkiye’deki yapıları nasıl buluyorsunuz?

Fecaat. Hiç konuşmayalım. Türkiye insan gibi yaşamak istiyorsa bütün yapılarını yıkacak. Tekrar kendisi tıkır tıkır adam gibi bir şehir kuracak

Nasıl bir şehir olacak?

İnsani bir şehir

Neleri barındırır insani bir şehir?

Bir kere ölçek çok mühimdir. Bakın serçeler hangi irtifadan uçuyor, kargalar hangi irtifadan uçuyor. Ağaç ne kadar büyüyor, siz bir nefeste kaç adım atabiliyorsunuz. Bunların içinde Allah’ın, tabiatın verdiği bir alt limit, üst limit var. İnsan bu ölçüleri bozabiliyor. 100 katlı, 200 katlı bina yapabiliyor. Bozmayın bu ölçüyü. Şehir yapıyorsanız çok yükselmeyin. Ölçü bozulduğu zaman önce gözün ölçüsü bozulur, sonra kalbin ölçüsü. Şu anda biz ölçüsü bozulmuş kalplerle yaşıyoruz. Kalbin ölçüsünün bozulması hırstır. Haris olursunuz.

Yeni yapılan camileri estetik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam entelijansiyasını kaybetti. Münevveri yok. Nüfus arttı. Şehirlere geldi, sanayi devrimine girdi. Cami lazım. Halk da kendi görgüsüne göre bir şeyler yaptı. Bunlar çıktı ortaya; varoş camileri. Onları suçlamıyorum. Bunları yıkıp yerine yenisini yapmak çok kolaydır.

Tasarım camiler var son dönemde?

İnsanlar bir şey arıyorlar. Deniyorlar. Denenecek bunlar, yalnız ben bir şey deneyeyim diye yapılmaz. Bütün sanatların doğduğu toplumdan gelen bir alt yapısı ve kurallar bütünü vardır. Diyelim ki 13. Yüzyıl’da bir gotik kilise yapıldı. 19 Yüzyıl’ın sonunda özellikle İngiliz ve bazı Amerikan Üniversiteleri Gotik’e gönderme yaparak bina yapıyorlar. O üsluba riayet ediyor. Oraya refere ediyor kendisini.

Külterel manada bağlıyor kendisini

Tabii o çok önemli bir şey. Modern de yapıyor, hakkı var çünkü moderniteyi o kurdu. Biz ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız.

(..)

YAYIN TARİHİ: 14.08.2011
http://yenisafak.com.tr/Roportaj/default.aspx?i=335415

Ramazan’da Somali: Kuraklık, Açlık ve

İlkel Bir Tasavvuf Düşmanlığı

Dr. Hayati Bice
5 Ağustos 2011

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, “Artık dayanamayacağım, kim ne derse desin söylemek zorundayım” diyerek dünyanın bazı yerlerinde ‘İslâm adına utanç verici tablolar’ sergilendiğini belirtti.

Ramazan’da TV’lerde düzenlenen iftar ve sahur programları benim için uzun süre göremediğim bazı değerli insanları ‘teşehhüd miktarı da olsa’ ekrana getirmesi ile özel bir önem taşıyor. Bu insanlardan birisi olan ve tasavvuf konusundaki derin birikimi ile her sözünü dikkatle izlemeğe çalıştığım Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç 2 Ağustos 2011 Salı günü TRT-1 kanalında “Ramazan Sevinci” iftar programına konuk oldu. Ramazan ve orucun manevi incelikleri konusunda sohbet eden Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, tarihimizde teşekkül eden tasavvufi nitelikli İslam’ın yitirilmesi halinde yeniden inşaının adeta imkânsız olacağını söyledi.

Uluslararası İslam Parlamentolar Birliği Genel Sekreteri olarak dünyanın pek çok bölgesindeki İslam beldelerini gezen ve yakından inceleme imkânı bulan Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, “Artık dayanamayacağım, kim ne derse desin söylemek zorundayım” diyerek dünyanın bazı yerlerinde ‘İslâm adına utanç verici tablolar’ sergilendiğini ve artık bunun inkâr edilemez, üstü örtülemez bir hale geldiğini belirtti. Somali’de ortaya çıkan kıtlık kadar vahim bir durumun bölgede el-Kaide çizgisinde örgütlenen el-Şebab grubunun yaptığı uygulamalar olduğunu dile getiren Kılıç, sahibi olduğu tasavvufî İslam yorumunu yitirme tehlikesine yaklaşan Türkiye’nin de aynı uygulamalara muhatab olabileceğinin altını çizdi.

Somali’deki uygulamalar konusunda pek de bilgisi olmayan seyircilerin büyük bir çoğunluğu Kılıç’ın neden “Artık dayanamayacağım” diye adeta isyan ederek dile getirdiği konunun ne olduğundan habersizdi. Kılıç’ın daha önce katıldığı TV programlarında da pek çok ilahiyatçı akademisyenin “etliye-sütlüye dokunmaz”; “kokmaz bulaşmaz” tavrını aşarak ‘aydın müslüman’ sorumluluğu ile pek çok ezberi bozduğuna tanık olduğum için bu son sözleri de benim için sürpriz olmadı.

Konunun arkaplanını bilmeyenler için birkaç anekdotu dile getirerek Kılıç’ın isyanına neden olan ilkelliğin, vahşetin anlaşılabileceğini düşünüyorum. Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç daha önce 21 Aralık 2010 tarihinde katıldığı bir TV programında da Somali’deki duruma temas ederek şunları söylemişti: “Bugün İslam dünyasındaki daralmanın en büyük sebebi, İslam dünyasının en büyük problemi İslam dini eşittir fıkıh haline getirildi. Bu maalesef ülkemizde de var. Fıkıh İslam denizinin içinde bir alandır. Önemli bir alandır. Ama sadece fıkıh demek değildir. Hz. Peygamber’in Mekke döneminde fıkhi bir İslam yoktur. İmani esasları incelememiz gerekiyor o zaman. Nasıl bir iman toplumu oluşturdu onun üzerine de bir takım yaptırımlar yani hukuk ve fıkıhı inkar etmiyoruz. Ama bugün maneviyat inkar ediliyor. Din eşittir sadece yaptırımlardan meydana geliyor. O zamanda bugün Somali gibi dünyada gayrı safi milli hasılası en düşük ülkelerden birine kendilerine ‘gençler’ adını veren “Şebab” gurubu İslam devleti kuruyoruz diye el koyarlar ve ilk İslam icraatları ertesi sabahtan itibaren birkaç hırsızlıkla itham edilen 16-17 yaşındaki gençlerin kollarını kesmek olur. Böyle bir İslam yoktur tarihte.” [1]

***

BM’ye göre Somali ve Açlık

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un 10 gün önceki açıklaması Afrika Boynuzu bölgesinin bir ucundan ötekine insanlar açlık içinde kıvrandığı ortaya koydu. Ban Ki-moon’a göre: “Somali’deki sorunu daha da ağrılaştıran siyasi ihtilaf, yükselen gıda fiyatları ve kuraklığın korkunç bileşimi çaresizlik içindeki 11 milyondan fazla insanı kıskaca almış bulunuyor ve Somali’nin bazı bölgelerine kıtlık ve açlık yayılmasını sürdürüyor. Hayvanları susuzluktan telef olan Somalili mülteciler yardım bulma umuduyla Kenya ve Etiyopya’ya yaya olarak ulaşmaya çalışıyor. Anne ve babasını kaybetmiş çocuklar korku içinde ve açlıktan bitkin düşmüş bir şekilde tek başlarına yola devam ediyor. Ailelerin, çocuklarının gözlerinin önünde birer birer ölmelerini çaresizlik içinde izlediklerini duyuyoruz.

Geçenlerde bir kadın üç hafta yürüdükten sonra Mogadişu’nun 140 km güneyindeki BM kampına ulaşmış. Halime Ömer isimli bu kadın aslında hali vakti yerinde bir ailedenmiş. Üç yıl süren kuraklıktan sonra altı çocuğundan dördü ölmüş. Halime çektiklerini anlatırken, “Yemek bulamadığınız için çocuğunuzun gözlerinizin önünde ölüp gittiğini izlemekten daha korkunç bir şey yok. Artık umudumu kaybediyorum. Bu belki de bizim kaderimiz. Belki de bir mucize olacak ve bu kâbustan kurtulacağız.” diyor.

Kampa ulaşabilenler için dahi çoğu zaman pek fazla bir umut yok. Birçoğu çorak bölgelerden aç susuz yürüyerek gelmenin sonucu son derece bitkin düşmüş durumda ve kendilerine yemek verilemeden hayatlarını kaybetmekte. Tıbbi tedavi için ilaç bulmak da genelde mümkün değil.”

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon dünyayı bölgeye yardıma çağırdıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Somali’de durum oldukça zor. Süregiden ihtilaf, yardım çalışmalarını zorlaştırıyor. Dahası, artan gıda fiyatları uluslararası kuruluşların ve STK’ların bütçelerini eritiyor. Geçici ulusal hükümetin başkent Mogadişu’nun sadece bir bölümünü kontrol ediyor olması yardım çalışmalarını güçleştiriyor. El-Şebab milis güçleri ile kontrolleri altındaki bölgelere erişmemizi sağlayacak bir anlaşmaya varmaya çalışıyoruz. Bu anlaşma olsa dahi ciddi güvenlik endişeleri varlığını sürdürecek. Somali’de ihtilaf sürdüğü sürece açlık ve kıtlıkla etkin bir şekilde mücadele edemeyiz. Her gün daha fazla sayıda çocuk açlığın kucağına düşer, daha fazla sayıda insan gereksiz yere ölür.” [2]

Somali ve Tasavvuf

Somali’de el-Şebab adı ile örgütlenen Vehhabi eğilimli selefiler, uluslar arası kamuoyunda ülkenin İslamlaşmasında büyük bir rol oynayan ve çoğunlukla Kadiriyye tarikatının mürşidi olan evliya kabirlerine yönelik saldırıları ile 2008 sonlarından itibaren gündeme gelmişti. El-Şebab mensubu militanların evliya türbelerini balyozlarla yerle bir etme görüntüleri uluslararası haber kanallarında da haber yapılmıştı. [3] Son olarak Somali’de İslam’ın yayılmasının öncü isimlerinden Şeyh Muhyiddin Ali’nin türbesinin vehhabi Şebab militanları tarafından yerle bir edildiği haberleri 23 Mart 2010 tarihinde uluslararası basına yansımıştı. Maalesef bu konular ülkemiz basınının İslâmi duyarlılığa sahip kesiminde dahi ihmal edildiğinden bu konudaki haberler, sadece internetteki bazı forumlarda gündeme getirilip tartışıldı. [4]

Tüm Afrika’nın olduğu gibi Somali’nin de İslam ile tanışmasında tasavvuf ehlinin büyük bir payı olduğu biliniyor. Bu konuda yapılmış müstakil çalışmaların çoğunun oryantalist batılılar tarafından yapılmış olması da konunun bir başka yönüdür. 19. yüzyıl sonlarında Kuzey Afrika’da olduğu gibi Afrika boynuzu olarak bilinen Somali, Habeşistan ve Kenya’da da sömürgeciliğe karşı savaşta bölgede yaygın olan sufi tarikat önderlerinin en önde yer aldığı tarihin kaydettiği bir gerçektir. [5]

Cihad ruhunu yaşatan Somalili sufilerin önde gelenlerinden birisi ve haçlı sömürgeciliğine karşı verilen mücadelenin tarihi bir kahramanı olan Seyyid Muhammed Abdullah el-Salihî (1864-1920) isimli Kadiriyye’nin Salihiyye kolu mürşidinin 1899’dan 1920’ye kadar İngiliz ve İtalyan işgalcilerine karşı direnişe önderlik ettiği biliniyor. Ünlü bir Şafiî âlim olan Salih yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: “Kâfirler, uzak ülkelerinden gelerek vatanımıza saldırdılar. Silahlı güçleri ve hükümetlerinin desteğiyle, dinimizi mahvetmek istiyor ve bizi Hıristiyanlığı kabule zorluyorlar. Sizler, Allah’a imana, silahlara ve kararlılığa sahibsiniz. Onların ordu ve askerlerinden korkmayınız; Allah, onlardan kudretlidir!”

***

Somali’de tasavvufun İslâm’ın yüceltilemsine katkısı sadece fiilen cihad eden sufilerle sınırlı kalmamıştır. Mısır’da düzenlenen “Tasavvuf ve Gençlik” konulu bir panelde Dr. Abdullah en-Neccar tarafından nakledilen bir olay tasavvufun Somali’de İslam’ın yayılmasındaki etkisini ve bölgedeki misyonerlik faaliyetleri önündeki en büyük engel olduğunu ortaya seriyor:

“Olay, Somali’de vuku bulmuş. Olayın vuku bulduğu bölgeye bizzat gittim ve gördüm. Olay şöyle: Avrupa’dan bir Hıristiyan misyoner kadın Somali’ye gelip kabilelerin arasına yerleşiyor. Uzun süre aralarında yaşayarak dillerini öğrendikten sonra burada küçük bir hastane kuruyor. Hastaneye, doktorlar, hastabakıcılar getiriyor. Hastalar oraya gelince tedavi imkanı buluyor ve tedavi yapan doktor hastaya: “Bunun sana Rabb hediyye olarak gönderdi” diyor. Bir başkası da, “Bunu sana Meryem hediye etti” diyor. Bu suretle oralarda belli ölçüde Hıristiyanlığı yayma imkanı buluyorlar. Bu misyoner kadın Hıristiyanlık dinini anlatarak, hiçbir dini inancı bulunmayan bu yerlileri Hıristiyanlığa çağırıyordu. Halkın bir kısmını bu şekilde yetiştirdi. İçlerinden zeki bulduğu bir genci seçerek o bölgede papaz olarak seviyeye getirdi. Bu papaz, Hıristiyanlığı yaymak için memleketinden ayrıldı.

Bir gece esen hafif rüzgar ve yaprak hışırtılarının arasında kalbini ürperten hoş bir takım sesler duydu. Sesin geldiği tarafa doğru merakla gitti. Orada ilahiler okuyarak zikir yapan bir derviş topluluğuna rastladı. Bunların kimler olduğunu sordu. “Müslüman dervişler” olduğu bildirilince gönlüne İslâm sevgisi düştü. O mıntıkada imamlık yapan bu dervişlerden biriyle görüşerek Müslüman oldu ve aynı camide güzel sesiyle ezan okumaya başladı.

Misyoner kadın zaman zaman bu bölgeyi ziyarete gelirdi; zira emrine bir helikopter tahsis edilmişti. Onunla Afrika içlerine kadar kabileleri dolaşırdı. Bir gün papaz olarak yetiştirdiği bu gencin evine giderken kulağına aşina bir ses ilişti. Ses yabancı değildi, fakat sözler yabancıydı. Çünkü o sesin sahibi, Müslüman olduğu camide ezan okuyordu. Sonra soruşturdu ki, papaz diye yetiştirdiği genç tasavvuf ve sûfilerin tesiriyle hak dini bularak Müslüman olmuş, papazlık yerine müezzinlik yapmaya başlamıştı.

Ben bu bölgeye kadar giderek işin aslını soruşturdum ve köy halkı bana olayı aynıyla anlattılar. İşte bu, tasavvufun kalpler ve ruh üzerindeki tesiridir, gençlerin İslâm’a yaklaştırılmasında bundan istifade edilmelidir.” [6]

***

Bu Ramazan’da çok sorumlu bir tavır sergileyerek “Somali’ye Yardım Kampanyası” açan T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri arasında Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’ın hassasiyetini paylaşan birisi var mıdır bilmiyorum [7] ; ancak Somali’deki açlık felâketi kadar akaid ve fıkıh alanında sergilenen ruhanî ve fizikî vahşetin yol açtığı harabiyeti onaracak birileri de lazım bu dünyaya…

Mesele elbette önce insanların bedenlerini hayata tutundurmak ama ruhların târumâr edilmesine de hangi müslüman kalb duyarsız kalabilir ki…

———————————————

İletişim: atahayati@gmail.com

[1] TRT-Haber, Kozmik Oda Programı, 21.12.2010, http://kozmikoda.tv/detayicerik.asp?katid=6&icerik=53

[2] Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un Somali hakkındaki 23.07.2011 tarihli açıklamasının tamamı için bkz:http://www.siviltoplumakademisi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=841:somali-acln-korkunc-yuezue&catid=65:mansetler&Itemid=121

Somali’de insanlık dramının görüntüleri için bkz: http://www.izlesene.com/tv/ntv/video/somali-acligin-pencesinde/3860051

[3] Bu yazıyı okuyanlar lütfen aşağıdaki Somali’deki bir velinin kabri üzerindeki sandukayı büyük bir aşkla parçalayan ve bununla büyük bir cihad eylemi yaptıklarını sanan elleri balyozlu ve kalaşnikoflu Somali gençlerini gösteren videoyu izlemeden geçmesin. Yazımın yanındaki grafik ülkeyi İslam ile tanıştıran sufi mücahidlerin tarihi türbelerini “Allah’a şirk koşmaya engel olma” adına yıkma eylemini kaydeden bu videonun baş kısmını göstermektedir.

http://www.youtube.com/watch?v=RPWI-p9Kl4g

[4] Somalia: Al-Shabab Destroys Grave of Well-Known Somali Cleric in Mogadishu (23 March 2010) http://allafrica.com/stories/201003231408.html

Somali’li Kadiri Sufiler Vehhabi Şebab Örgütü ile Savaşıyor, http://www.sufiforum.com/viewtopic.php?f=52&t=2598&p=6358&hilit=Somali#p6358

[5] Bu konudaki güzel bir çalışma da yine bir Batılı’ya aittir: B.G. Martin, Sömürgeciliğe Karşı Afrika’da Sufi Direniş, İnsan Yayınları, (Çeviren: Fatih Tatlılıoğlu), İstanbul,1988.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=7953&sa=87410786

[6] Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz; Gençliğin Eğitiminde Tasavvufun Rolü; Altınoluk Dergisi 1987-Şubat Sayı:012, Sayfa:015 1987-Şubat, Sayı:12, S.15.

[7] Bu yazımı tamamladıktan hemen sonra Cuma namazı için gittiğim camide T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye çapında başlattığı Somali’ye Yardım Kampanyası duyurusu yapıldı. Okurlardan bu kampanyaya katılmak isteyenler için bu duyuruyu buradan iletmek istedim:

AFRIKA yazıp 5601’e atılan her SMS 5 TL yardım olacak.

Ayrıntılı bilgi ve banka hesap numaraları için bkz: http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-11784.aspx

Okuyucu Yorumu:

eş-Şebab da neymiş?
5 Ağustos 2011 Cuma 22:34
Akşam TRT haberlerinde bile Eş-Şebab terör grubunun Somali’ye ulaşn insani yardımalrın mültecilere ulaşmasını engellediğini söylüyor da bir Allah’ın kulu öçıkıp da sormuyor. Bu el-Şebab grubu, el-Kaide’nin uzantısı olarak suçlanıyor fakat temeli Suudi Arabistan’a götürülüp vahhabi doktrinine göre beyni yıkanan 2 bin Somalili gence dayanır. Bunlar Suud’da harici mantıkla yetiştirilip kendi fetvalarına uymayan herkesi kafir ilan edip (=tekfir) kanlarını namuslarını helal gören bir gruptur. Türbeleri yıkmaları da türbede el açıp dua etmeyi şirk saymalarındandır.

M. Erol Kılıç’ın el-kol kesmelerini kınaması da yanlış anlaşılmasın. Hırsızlık nedenleri ortadan kaldırılmadan (açlık, fakirlik) had cezası denen el-kol kesmeler fıkhen caiz görülemez. Şeriat devleti olan Osmanlı mahkemelerinde verilen el-kol kesme cezalarının ne kadar az olduğunu bilenler bu kesip biçmenin o kadar kolay olmaması gerektiğini de bilirler. Allah’ın kudsi sanatının eseri olan bir eli “bir tavuk çaldı” diye bileğinden kesmek için “adil mahkemelerin adil kadı”larının kararı gerekir. Suud’un baş müftüsü Bin Baz’a uyarak aya gidileceğine inananları tekfir edenlerin, Allah’ın her gece yarısından sonra semadaki tahtına gelerek oturduğuna iman etmeyenlerle alay eden cahil gençlerin (Şebab) keyfi değil.

Yazının altındaki linkte verilen videoyu ibretle seyrettim.

( http://www.youtube.com/watch?v=RPWI-p9Kl4g )

Şebab’ın vahşet uygulamaları konusunda youtube çok fazla video barındırır. Al Shabab Somalia diye ararsanız ulaşabilirsiniz.

Kaynak: haber10

Asil ruhlu insanlar olmak ve insan

doğası hakkında (2)

Selçuk Salih Caydi
02 TEMMUZ 2011

Şimdi konunun mistik boyutuna derinlemesine dalmanın -henüz- alemi yok. Biz burada kısaca insanın neyin peşinde koşarak yüce mutluluğa yaklaşabileceği, asil bir ruha sahip olabileceği, bunun ön koşulunun ne olabileceğinden bahsedeceğiz. Elbette yollar çoktur. Mesela Spinoza’nın daha 24 yaşındayken anlamak şansına sahip olduğu üzere, hayat göstermiştir ki, kişinin hayatta başından geçen iyi veya kötü olayların (kader konusu başka yazıların konusudur), son tahlilde -asil bir ruh sahibi olmak konusunda- hiç önemi yoktur. Bütün mistik öğretiler, insanın hayatındaki bu üzüntüden-sevintiden bu bağımsızlaşmasını öğütler ve bunun kendince pratik yollarını uygular.

İnsanın doğru yolda (yani asil bir ruh edinmek yolunda) otomatik pilota takılı vaziyette ilerleyebilmesi için önce, kendi doğasına (yani insan doğasına) sadık kalması gekir. İnsan doğasının temelinin en kestirmeden ‘Ozgürlük’ ile açıklanabileceğini söylemiştik. Biz, genç Spinoza örneğimize geri dönelim ve daha genç yaşta keşfettiği, asil ruhlu insan olmanın temel prensiplerini hangi insanî özelliklerle/kavramlarla izah ettiğine bakalım: Spinoza, bir insanın ‘zenginlik’, ‘ün/şeref’ ve ‘zevk’ peşinde koşarak asla huzuru ve mutluluğu bulamayacağını öğrenmiş. Amaç sadece zenginlik, ün/şeref ve zevk ise, bunların verdiği haz, kısadır ve geçicidir. Ve asla derin değildir.

Spinoza söylememiş olsa da, bu yolla asil bir ruha sahip olunamayacağı da açıktır. Nedenine nasılına gelmeden, asil ruhlu insanlara bakarak bu saptamanın doğruluğunu teyid etmek mümkün. Ün ve şan/şeref peşinde koşmak, amaç aslen buysa, her zaman büyük felaketlere neden olmuştur ve mutluluk getirmez. Ama yapılan belli şeylerin bir sonucu olarak ünlü olmak elbette bundan farklıdır. Zenginliğin mutluluk getiremeyeceği, getirmediği ise bu yazının şimdilik konusu olmamakla birlikte, konumuz olan ‘Asil ruhlu insan olmak’ amacının önünde somut bir engeldir. Ve Spinoza’nın, daha 1677 yılında bu engelin nasıl işlediğini görüp yazıya geçirmesi övgüyü hak eder. Ama oraya varmak için bir şeyin farkına varmıştır ve bunun için kendine şu soruyu sormuştur: “mutlu olmak ve huzurlu bir ruha sahip olmak için ne yapmalıyım, nasıl yaşamalıyım?”

Bu sorunun en önemli yanı, ‘Doğru Soru’ olmasıdır. (Bazı soruların sorulması bile yeterlidir) Spinoza, sadece bu soruyu sorunca bile kendini daha iyi hissettiğini anlamıştır. Ama daha o yaşta -bilinçli bir şekilde- zengin olmamaya karar vermesinin, ün peşinde koşmamaya karar vermesinin ve zevk-ü sefa peşinde koşmamaya karar vermesinin bir tek nedeni vardır: “Bunlar, insanın ruhsal özgürlüğünü kısıtlıyorlar.”

İnsanın en önemli özelliği, ruhsal bir yaratık olması, düsünebilmesidir. Tanrı’nın insana bahşettiği en büyük armağandır -tabii insan kendi doğasına sadık kaldığı müddetçe (Yoksa bir lanete de dönüşebilir). İnsanı derin anlamda mutlu edecek bir hayat -Spinoza’ya göre- insanın bu benzersiz özelliğine yoğunlaşmış bir hayattır ve bu hayatı kısıtlayan en önemli faktörler, bu üç faktördür. Asil bir hayat, Spinoza’nın kıstasıyla sınırlı değildir elbette (yoksa “haydi toptan entel olalım!” derdik). Mesela düşünmek kadar, bir de ‘Düşünmemek’ yolu vardır ve Spinoza bundan hiç bahsetmez.

Yollar çoklu ve farklı olsa da, çoğunluğu modern Batı konteksinde yaşayan günüm sözel insanı için Spinoza elbette iyi bir örnek sayılabilir. İnsan yukarıdaki soruyu sorup, mümkün olduğunca ‘doğru’ yaşamaya çalışırken ve ilkelere, dini kurallara, ananelerine vs. dayandırdığı yaşam biçimiyle o yüksek huzuru ararken bir konuyu es geçer. Bu konu ‘Özgürlük’tür. İşte bu, insana asil ruhlu olmanın kapılarını açan faktördür aynı zamanda. Özgürlükçü olmayan, özgür olmayan, asil olamaz. Hayvanat bahçesindeki kaplanla özgür kaplan asla aynı şey değildir. Bu konu, aynı zamanda, insanın insan olma mücadelesidir. Yani evcil insan mı olunacak yoksa özgür insan mı olunacak. Bu soru, bilmemkaçbin yıldan beri, sonucu kapitalizmle son bulmakta olan bir durumu da açıklar. Ve insanoğlu korku bokuna zalimlerine biatı ve evcilliği seçmişse, ölümün bir son olmadığını anlatan dinler/inançlar da korkunun ecele faydası olmadığını anlatıp durmuşlardır. İnsan mutlaka ölecektir. Ama asıl konu şudur: İnsan, yaşadığı sürece nasıl ve hangi bilinç/ruh halinde yaşayacak? Zenginlik, ün ve zevk ile kısıtladığı hayatında, asil bir ruhtan bi-haber mi yaşayacaktır? Bu, korkakların ve cahillerin (yani kendini, insan doğasını tanımayanların) yoludur. Onlar, bazı yüce duyguları ve o duygular içinde kalarak yaşamanın yüceliğini hayal bile edemeden öleceklerdir. Ve anlık zevklerini, sevinçlerini, başarılarını “herşey!” sanarak ömürlerini noktalayacaklardır. Şimdi, bu kısıtlılığa ‘hayır’ demenin ve bu kısıtlılığı her anlamda ortadan kaldırmanın ve özgürlüğün kapılarını yavaş yavaş açmanın zamanıdır. (Kapitalizme ve ücretli “iş” köleliğine karşı olmak falan, ancak bu kontekste anlamlıdır)

Spinoza, kendince ‘doğru’ yaşayabilmek için, özgürlüğün önemini ve insanın özgür düşünebilmesini engelleyen faktörleri keşfettikten sonra, iki şeyin etkisinden korunmaya özen gösterir?: 1. Paranın etkisinden. 2. İnancı bir kurallar biçimine indirgeyip özgürlükçü özünden soyutlayan kilisenin etkisinden.

Bugün bu iki konu iyi anlaşılsa -sadece o bile- insanın kendi doğasına sıkı sıkıya yeniden tutunması için iyi bir başlangıç olabilir.
Ama asil ruhlu bir insan olmak, işte asıl bu değindiğimiz önkoşulların içselleştirildiği yerde başlıyor ve şu demek oluyor: Bütün bunları sadece kendisi için istemekle yetinmemek. Asil ruhlu insan, bunların üzerine bir de mücadeleci ruh eklendiği zaman olunuyor…

“Ben belli praliklari uygulayıp kendi evimde mutlu/mesut olayım, her koyun kendi bacağından asılsın” diyerek olmaz. Diğerlerinin mutsuzluğuna ve acısına sirt çevirerek asil ruhlu insanlar olunmaz. Spinoza’nın sınanmış bulgularıNdan yola çıkarak, mesela pahalı arabalarda gezen entelektüel olmaz (ben hiç görmedim. Öyle arabalara binince de aptallaşıyorlar). Kendini tamamen zevke veren de olmaz (sanatçılık da bu olaya dahildir. Dağıtan bozulur. Örnekleri çoktur). Aklı-fikri zengin olmakta gezinen bir tek asil ruhlu adam yoktur. Gezinen, zaten yukarılarda barınamaz, aşağılarda kum havuzunda boşa kürek sallar.

http://konstantiniye.blogspot.com/

“Baykuş İmparatorluğu”nun ‘Cici

Kız’ları

Dr. Hayati Bice
29 Haziran 2011

Afganistan’dan, Libya’dan Hatay’a her ‘üretilmiş kriz’ bölgesinde ‘bir halkla ilişkiler kahramanı’ olarak boy gösteren Angelina Jolie’nin gezileri “bir iyi niyet meleği”nin naif uçuşları değildir-Angelina Bize Niye Geldi?-Geçtiğimiz günlerde Hatay’a gelerek Suriye’den iltica eden insanlar için teşkil edilen çadırkentleri ziyaret eden ünlü Holywood yıldızı Angelina Jolie bütün dünyada ve tabii ki Türkiye’de ilgi ile izlendi. Angelina Jolie’nin bu birkaç saatlik ziyareti anahaber bültenlerinin flaş haberi olarak verilip, taşıdığı “markalı” çanta için kaç bin dolar reklam bedeli aldığı bile konuşulurken bu davetsiz ziyaretçinin misyonu ve ziyaret ile hedeflenen sonuç gözden kaçtı. Bu ziyaretin ABD emperyalizminin siyasi propagandasının bir parçası olarak, bir PR (=halkla ilişkiler) çalışması nesnesi olarak Holywood yıldızlarını kullanma şeklindeki alışıldık yönteminin bir parçası olarak anlaşılması ve hedefinin bu şekilde değerlendirilmesi gerekir. (1)“Baykuş İmparatorluğu” ‘Cici Kız’ları Hep Sever!Cathy O’Brien’ın anıları olarak “Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü” alt başlığı ile yayınlanan “Baykuş İmparatorluğu” kitabında Holywood yıldızları ile Amerikan yönetimin en üst düzeyden yetkilileri arasındaki ilişkiye dair pek çok ipucu yer almaktadır. (2) Dünyanın egemen gücü olarak dünyanın her ülkesine müdahale etmeyi kendilerinin bir hakkı olarak gören ABD elitlerinin sapkın tercihlerini konu alan bu kitabı, dünyada olan biteni anlamak isteyen herkes okumalıdır. Kendisi de bir seks kölesi olarak programlanan yazarın, küçük kızının da daha çocuk yaşta seks kölesi haline getirilme sürecine sokulduğunu anlayan bir annenin, annelik fıtratının koruma içgüdüsü ile harekete geçerek ABD’yi yöneten elitin mahrem hayatının pisliklerini ortaya seren bu itirafları bir yönüyle tiksindirici unsurlar içerse de hayra hizmet açısından takdir edilmelidir.“Trance-Formation of America” adı ile ABD’de 1995’te yayınlanan ve 2002 yılında da Türkiye’de çevirisi basılan Cathy O’Brien’ın anılar kitabında isminden sözedilen ABD elitlerinden -Hillary Clinton dışında- bugün aktif görevde olan pek kimse kalmamış ise de ABD yönetim erkinin zihniyet yapısını anlamak için bu kitap eşsiz bir kaynak olarak önemini koruyor. Bu anıları psikanalitik bir okumaya tabi tutarsak ABD’nin dünyaya yön vermek iddiasındaki isimlerinin; George W. Bush’dan Dick Cheney’e, Madeleine Albright’tan Hillary Clinton’a pedofiliden homoseksüelliğe nasıl rezilane tablolar sergiledikleri görülür. (4)İslâm Ülkeleri Liderlerine Cinsel TuzaklarCathy O’Brien’ın kitabında yer alan bir bölüm var ki, özellikle dikkat çekmek isterim. Bu bölümde Suudî Arabistan’ın ABD büyükelçisi olan Suud Kraliyet Ailesi’nden bir prensin (Bender bin Sultan bin Abdulaziz) cinsel ihtiyaçlarının resmi yönetimin bilgisi altında, bazı görevliler tarafından karşılanması hakkındaki bilgiler, sadece bir kişi ile olsa değinmek bile gerekmeyebilirdi. Ancak İslâm ülkeleri yöneticilerinin cinsel içerikli şantajlara muhatap kalmasında, haklarında oluşturulan bu cinsel eğilim dosyalarının -ve muhtemel ki görüntü arşivlerinin- bir yeri olduğu kesindir.Kitabın başlıbaşına bir bölümünün yakınlarda vefat eden Suud Kralı Fahd bin Abdulaziz’e verilen cinsel hizmete ayrılmış olması bile bu konunun önemini göstermeğe yeter. (5) Aynı sayfalarda Suudi Arabistan’ın en yetkili ismi olan ve ülkesinde burnundan kıl aldırmayan Kral’ın Bush’un elindeki bir “kukla” olduğunu bir ABD Başkanlık Görevlisi olarak kullanılan ‘zavallı bir fahişe’den okumak İslâm dünyasının hal-i pürmelâli açısından ne acıdır!(Derkenar: Son seçim sürecinde MHP’nin maruz kaldığı şantaja, hattâ CHP Genel Başkanlığı görevini zelîl bir şekilde terk etmek zorunda bırakılan Deniz Baykal’ın başına gelenlere bu açıdan bakılırsa ne demek istediğim daha net anlaşılabilecektir.)Marilyn Monroe’dan Angelina Jolie’ye…“Baykuş İmparatorluğu” kitabında O’Brien, Marilyn Monroe’yu Zihin Kontrolü operasyonuna tabi tutularak ABD başkanları için hizmete sunulmuş ‘seks kölelerinin ilk örneği’ olarak takdim etmektedir. Gerçekten de ölüm sebebi resmi evraklarda aşırı dozda yatıştırıcı ilaç alımı sonucu intihar olarak kayıtlara geçen Marilyn Monroe’nun ölümündeki sır hâlâ gizemini korumaktadır. Zamanın ABD bakanı John F. Kennedy ve başkanın erkek kardeşi Bobby Kennedy ile sürdürdüğü eş zamanlı ilişkinin yol açtığı psikolojik ve siyasi sorunların CIA’yi harekete geçirerek Marilyn Monroe’nun 5 Ağustos 1962 tarihinde henüz 36 yaşında ölümü ile sonuçlanan sürecin düğmesine basıldığı yaygın bir kanaattir. (6)Kendisi de ABD elitlerinin ‘hayvanî’ zevklerinin tatmini için kullanılan Cathy O’Brien’ın anıları; Marilyn Monroe’dan sonra da devam ettiği anlaşılan ‘seks kölesi üretimi’ yanı sıra pek çok Holywood ve müzik sektörü yıldızının CIA operasyonlarında kullanıldığını göstermektedir. Bazı müzik yıldızlarının ülke içi turnelerinin eroin ve kokain sevkiyatı için önemli bir kanal haline getirildiği anlaşılmaktadır. (7)Daha sonra ABD başkanı olacak Bill Clinton’un daha Arkansas eyaleti valiliği sırasında bir kokain bağımlısı olduğunu dile getiren satırların arka planında CIA’nin ABD içerisinde kokain trafiğinin tam ortasında olduğu da ima edilmektedir. Cathy O’Brien’ın Bill Clinton ile ilgili anılarını içeren bölümde halen ABD Dışişleri Bakanı olan Hillary Clinton’un özel cinsel tercihleri ile ilgili satırlar da okunabilir. (8)Angelina Jolie’nin bir süredir ABD’nin operasyon bölgelerinde aktif olarak “faaliyet” göstermesi konusuna bu itiraflar ışığında bakıldığında konunun ABD yönetimine uzanan ayaklarını görebiliriz. Afganistan’dan Etyopya’ya, Libya’dan Hatay’a her ‘üretilmiş kriz’ bölgesinde ‘bir halkla ilişkiler kahramanı’ olarak boy gösterip fotoğraf veren Angelina Jolie’nin bu çalışmalarını “bir iyi niyet meleği”nin naif çabaları olarak görmek için oldukça saf olmak gerek. Cinsel yöneliminin biseksüel olduğunu itiraf eden Jolie’nin aktif olarak sürdürdüğü bu faaliyetlerinden bir hayır ummak imkânsızdır.Kim önce yazacak acaba: Hillary mi Angelina mı ?Bugünlerin tarihine ışık tutacak olan gizemli ayrıntılar da sanırım birkaç yıl içerisinde açığa çıkacaktır. Ülkemizdeki tarikatların durumunu merak ettiği belgelenen Hillary’nin Amerikan tarihindeki yerini ve Amerikan stratejilerinde ülkemizin yerini merak etmemek mümkün mü? “Hillary’nin Anıları” diye bir kitab çıkarsa birgün, ilk okurlarından birisi olmak isterim bu yüzden.(9) Ya da “Angelina Jolie’nin Günlüğü” başlıklı bir kitabın içerisinde Afganistan, Türkiye kelimelerinin geçtiği birçok sayfaya rastlayacağımız kesindir. Bakalım, bugünlerde ABD politikasında aktif olan bu iki kadından hangisinin itiraflarını daha önce okuyacağız? (Kimbilir belki, Hillary ve Angelina’nın birbirleri hakkında anlatacakları çok özel anıları da vardır. Ama bu özel anıları kendilerine kalsın!)Konuya magazin olarak bakanlar “Angelina Jolie’nin Günlüğü”nü okumayı, üç biyolojik üç de edinilmiş altı çocuk sahibi bir kadının anılarını herhalde daha çok merak edecektir; ama benim aklım hâlâ şurada: Daha birkaç gün önce Hillary Clinton “Türkiye-Suriye savaşı çıkabilir” (10)şeklindeki üstü kapalı bir tehdidi içeren açıklamayı niçin yaptı acaba? Bu açıklamanın arkasından gelecek gelişmeler vara vara nereye çıkar? Bu açıklamada R. Tayyip Erdoğan ne yana düşer; Beşşar Esed ne yana?.. vb… Ne çok soru var bu açıklamanın ardından insanın beynine kıymık gibi saplanan…Hillary’nin Nakşiliğe merakının nedeninden daha fazla, asıl bu açıklamasının arkaplanını öğrenmek isterim doğrusu…———————————————————İletişim : atahayati@gmail.com(1) Angelina Jolie Hatay’da, CNNTURK, 17 Haziran 2011 Cuma, http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/06/17/angelina.jolie.hatayda/620426.0/(2) Baykuş İmparatorluğu, (Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü), Cathy O’Brien-Mark Philips, (Çev. Uğur Alkapar), Aykırı Yayınevi, İstanbul-2002http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=63842(3) Cathy O’Brien’ın “Trance-Formation of America” kitabının tam metninin İngilizce aslını aşağıdaki linkte görebilirsiniz:http://www.scribd.com/doc/2448066/Cathy-OBrien-Mark-Philips-Trance-Formation-of-America2(4) George W. Bush’un iki dönemlik başkanlığı döneminde “gerçek başkan” olduğu kabul edilen Dick Cheney’in azgın bir pedofil olduğu kaydedilmiştir. Baykuş İmparatorluğu, Bölüm: 10, s.170.(5) “Kral ve Ben” , Baykuş İmparatorluğu, Bölüm: 31, s.315.(6)Marilyn Monroe’nun ölümü hakkındaki spekülasyonlar için bkz.:http://www.trutv.com/library/crime/notorious_murders/celebrity/marilyn_monroe/9.html(7) “Clinton’un Kokain Şeritleri”, Baykuş İmparatorluğu, Bölüm: 14, s.207.(8) Cathy O’Brien’ın ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un özel cinsel tercihi hakkındaki şu sözleri ibret vericidir: Hillary Clinton is the only female to become sexually aroused at the sight of my mutilated vagina. Bkz. Baykuş İmparatorluğu, Bölüm: 14, s.215.(9) Hillary Clinton’un ülkemizdeki tarikatlar ve Gülen Cemaati ile ilgili sorularını içeren resmi evraka işaret eden yazıma gelen yorumlara hayret ettim doğrusu. Söz konusu olan “hidayete susamış Hillary”nin ruhunu “nirvana”ya erdirmek için bir yöntem olarak tasavvufu merak etmesi değil… Araştırılan konu, ABD birgün bu ülke üzerinde bir ‘ameliyat’ yapacak ise tasavvufî gruplar arasından bir direnç odağı ortaya çıkar mı? sorusunun yanıtını bulabilmek. Henüz bu niyeti anlayamayan Türkiye Nakşbendi cemaatlerinden korkmanın âlemi yok herhalde ama, varsın korksunlar! İlgili yazım ve yapılan yorumlar için bkz:“Hillary Nakşîlere Merak Salmış!” http://www.haber10.com/makale/24450/(10) Sınırda çatışma tehlikesi; Hillary Clinton sınıra dayanan Suriye ordusunun hareketliliğinden kaygı duyduklarını açıkladı. 24 Haziran 2011,http://haber.gazetevatan.com/sinirda-catisma-tehlikesi/385421/30/Dunya
Kaynak: haber10
Nuray Mert 
Doğru bildiğini söylemek ve bedeli

Kim iktidar olursa olsun, iktidar olmanın imkânlarının sonuna kadar kullanılabildiği, karşı çıkan kim olursa olsun sonuna kadar yıldırılabildiği bir ülkede, iktidarlara direnmek ‘kolay’ demiyorum. Bu ülkede, iktidarlara direnenlerin başına nelerin geldiğini, gelebildiği, ne türden bedellerin ödendiğini biliyoruz.

Bu bedeller arasında geçmişte faili meçhullere kurban gitmek de, hapis, sürgün, işkencede vardı. Ama sadece o değil, nesiller boyunca insanlar, o veya bu iktidar kurgusuna ters düştükleri için gelecekleri karardı. İktidarlar, solcuların, Kürtlerin üzerinden silindir gibi geçti. Ama sadece onlar değil, inandıkları değerler adına eğilip bükülmeyi reddeden herkes, bu silindirlerden payını aldı. Binlerce insan, namaz kıldığı, eşi başörtülü olduğu için mesleklerinde ne kadar başarılı olursa olsun, düzenin dışına itildi. Binlerce genç kız, başörtüsünü çıkarmayı reddettiği için tahsillerine devam edemedi, dahası birçok hemcinsi tarafından yalnız bırakıldı, küçümsendi.
Tüm bunlara kıyasla bizim gibi, yazdıkları, söyledikleri dolayısı ile hiçbir zaman ‘makbul vatandaş’ sayılmayanların ödediği bedel çok küçük kalır. Ama bizler bulunduğumuz görece konforlu yerlerde, doğru bildiklerimizi söyleyip yazamazsak, haksızlığa uğrayan, büyük bedel ödeyenlerin sesi hiç duyulamaz olur. Ödedikleri bedeller ağırlaşır. O nedenle, bizlerin durumunda olanların, diğerlerinin ödediği bedeller yanında hafif, ama bize ağır gelebilecek bedeller karşısında yılgınlığa düşmemesi hayati bir önem taşıyor. Allah lafımızla utandırmasın.

Diğer taraftan, doğru, haklı, adaletli diye söylediklerimizin ardında durmak sadece sorumluluk değil, akıl ve vicdan sahibi birinin kendisine verebileceği en büyük ödül. İnsanın içine sinmeyen bir duruma, bir şeye, bir karara, bir gidişe ayak uydurması, akıl yatırması, o olmazsa geçiştirmesi, sessiz kalması, insanın kendine yapabileceği en büyükzulüm. Tabii bunu akıl ve vicdan sahipleri için, hırsları, kompleksleri akıllarının, vicdanlarının önüne geçmeyenler için söylüyorum. Diğerleri, zaten hırslarının, komplekslerinin ‘mahkûmu’ ve ‘mağduru’. Allah kurtarsın.
Bırakın aklı, vicdanı, iktidar ve onun imkânları derde deva olsaydı, muktedirler ve destekçileri bu denli huzursuz, bu denli öfkeli, bu denli kıyıcı olur muydu?

Bu yazının devamı için: http://gundem.milliyet.com.tr/dogru-bildigini-soylemek-ve-bedeli/gundem/gundemyazardetay/23.06.2011/1405620/default.htm

Müslüman Kanı Ne Kadar Ucuz!

Müslüman Kanı Ne Kadar Ucuz!

Ebubekir Sifil

Allah korusun, Beytullah;a bir saldırı vaki olsa İslam Dünyasında yer yerinden oynamaz mı? Ama Allah Teala katındaki değeri ondan daha büyük olan müminlerden her gün yüzlercesi katlediliyor; fakat Ümmet-i Muhammedin kılı kıpırdamıyor!..
14 Haziran 2011
Anadolu Haber
Efendimiz (s.a.v) bir gün Kâbe-i Muazzama’ya bakarak, “Sen ne büyüksün! Hürmetin ne kadar büyük! Ama nefsimi kudret elinde tutana yemin olsun mü’minin Allah katındaki hürmeti senin hürmetinden daha büyüktür!..” buyurmuştu.
Allah korusun, Beytullah’a bir saldırı vaki olsa İslam Dünyası’nda yer yerinden oynamaz mı? Ama Allah Teala katındaki değeri ondan daha büyük olan mü’minlerden her gün yüzlercesi katlediliyor; fakat Ümmet-i Muhammed’in kılı kıpırdamıyor!..1983 Şubat’ında Suriye diktatörü Hafız Esed, Müslüman Kardeşler’e yönelik büyük bir katliam gerçekleştirdi. Hama’da 40 bin, Suriye genelinde ise 70 bin insan katledildi. Hiçbir şey yapamadık.
Şimdi yıl 2011 ve Suriye’de yeni bir katliam yaşanıyor. Bu defa sahnede oğul Esed var. Arap dünyasını saran gösteri ve ayaklanmalar ilk başladığında Suriye halkında herhangi bir hareketlilik görülmedi. Suriyeliler soğukkanlı tavırlarını muhafaza ederek Beşşar Esed’in vaatlerini gerçekleştirmesini beklemeye devam ettiler.Ancak ne yıllardır vaat edilen reformları hayata geçirmeye dönük ciddi bir adım, ne de halkla barışık bir yönetim anlayışının izleri görüldü. Ve sonrası malum…Esed ailesinin fertleri, ensesinde boza pişirdikleri Suriye halkının kanını akıtmakta, çoluk-çocuk demeden katliam yapmakta tereddüt göstermedi, göstermiyor. Suriye’den ardı ardına katliam haberleri geliyor. Sokaklara silahlı milisler hâkim. Halka ateş açmayı reddeden askerler bile bu milis güçleri tarafından hunharca taranıyor. İşte o mesajlardan biri:“… Daha düne kadar orada eğitimine devam eden fakat bu musibetler dolayısıyla eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalıp dönen bir arkadaşım var. Kendisinin anlattıkları inanılır gibi değil. Aynı zamanda orada bulunan Türk ve Suriyeli arkadaşlarımın mailleri ve bize olan sitemleri uykumuzu kaçıracak cinsten. İnanınız ki insan cesetleri sokak ortalarında durur vaziyette. Her bir yürüyüş ve eylemde üst katlara tırmanmış kanaslar insanları küçük büyük genç yaşlı demeden öldürmekteler. Der’a, Hums, Hama vd. yerlerde Şam’da dahil olmak üzere tam bir kaos yaşanmakta. Ekmek almaya giden çocuk öldürülmekte, kardeşi için merakta kalıp sokağa kardeşini aramaya çıkan abi de yerde kanlı bir meyyite dönmekte. Irak’tan izlediğimiz görüntülerin ötesinde “vallahi ötesinde” bir arbede yaşanmakta. Çok uzaklarda ve yabancı diyarlarda değil benim ve senin daha dün sokaklarında dolaştığımız mekanlar, Kur’an’da “mübarek kılınan etraf” diye anılan, hadisi şerif’de “fitne zamanı kendisine sığınmamız istenen” ve biz Osmanlı’nın dilinde “Şam-ı Şerif” olan topraklar kan revan içinde… Kendilerinden ders aldığım çok kıymetli hocalar ve telif, zikir, taatü amelle meşgul ulemanın hiçbirinin can güvenliği kalmamış durumda. İnsanlar Türkiye’den evet Türk halkından “Allah aşkına” diye yardım destek miting gösteri ve aksiyon beklemekte…”Bu gücün “meşruiyet” kaynağı nedir?Kendi halkını katledip, sonra da öldürdüğü avını filme çeken avcı edasıyla insanların kopmuş kafalarını, kollarını, bacaklarını cep telefonuyla kaydeden ruhsuz, bu gücü nereden alıyor? Onu orada tutan, Suriye halkının iradesi midir?..Biraz da “iç muhasebe”:
“La Şiiyye la Sünniyye, vahde vahde İslamiyye” sloganı eşliğinde “Ümmet’in birliği” nutukları atan arkadaşlarımız, tarihten ders alma irade ve becerisini ne zaman gösterecek? Şu süreçte İran’ın tutumunu ve Hizbullah liderinin sözlerini Ümmet’in dikkatine sunacak ve olup bitenleri ciddi bir muhasebeye tabi tutacak takatiniz de mi kalmadı?
Irak’ta olup bitenlerden ders almadık; şimdi Suriye… Bu filmi daha ne kadar izleyeceğiz?Yoksa başlığı “Sünnî kanı ne kadar ucuz” diye mi atmalıydım?

CD’LERE ESİR DÜŞMÜŞ BİR “YÖNETİCİ

ELİT”LE NEREYE KADAR?

Alihaydar Can 
04.06.2011

Baykal’ın CD’sinin birinci bölümü internete düştüğünde ”AHLÂK, HUKUK, SİYASET VE BAYKAL“ başlığı altında konunun medya tarafından özenle gizlenen “ahlâkî” tarfına değinmiş ve vbu CD’lerin muhtevasından ve bunların servis edilişinden daha vahimi konunun bütün ilgili tarafları açısından tam bir ahlakî zaafı açığa vurduğunu izaha çalışmıştım (1).

Bu defa Yargıtay, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve MHP’de ortaya çıkan kaset skandalları üzerinden konunun başka bir boyutuna temas etmek istiyorum: TC’deki iflahı/ıslahı gayrıkaabil (Kurtuluşu/düzeltilmesi imkânsız) çürüme…

Ortaya çıkan bu skandallar şüphesiz buzdağının görünen yüzü kadardır ve asıl büyük kütle gözlerden gizlidir.

Bunu MHP’nin millet vekili adaylığından kaset zoruyla istifa ettirilenlerden biri bakın nasıl ifşa ediyor:

[-Başbakan diyor ki, “Ancak eşle yaşanan özel hayattır”…

-Başbakan’a sormayacağız nasıl yaşayacağımızı. Bir namus bekçilikleri eksikti. Bu Meclis’te, hatta AKP sıralarında kaçamak yapmayan var mı? Güldürmeyin beni, komik olmasınlar…] (2)

“Komik olmasınlar” diyor…

“Bu Meclis’te , hatta AKP sıralarında” zina etmeyen mi var?” Diyor…

Bu ne demek?

“Bu Meclis’te” kim varsa…

Hepsinin CD’lerinin olması mümkün…

Geçelim…

İstanbul Özel yetkili Savcılığı’nca Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde yürütülen ve astsubayından amirallerine kadar yüzlerce ismin adının geçtiği (ki bazı isimlerin adları ailecek geçiyor) bir soruşturmaya:

[İnanılmaz Şantaj Yöntemleri

Asker, polis ve bürokratlara tuzak kuran fuhuş çetesinin şifreli dosyaları açıldıkça, zanlıların şantaj yöntemleri de deşifre ediliyor…
Asker, polis ve bürokrat avcısı fuhuş çetesinin çalışma yöntemi deşifre edildi. Şebeke, fuhuş için aracılığa zorlanan askeri öğrencileri, ‘Sonunuz Münevver gibi olur’ diye tehdit etmiş.

Kısa süre önce çökertilen Kocaeli merkezli şebekenin, gizli kameralarla, Rusya’dan getirilen kadınlarla ilişkiye giren asker, bürokrat, işadamı ve polisleri kaydettiği tespit edilmişti. İ.S. adlı bir albayın evinde bulunan klasörler ise çetenin fuhuş andıcını gözler önüne sermişti. Grupla bağlantılı çalışan askeri okul öğrencilerinin evinde kurbanlara ait iç çamaşırları bulunduğu iddia edilmişti. Albayın bilgisayarında bulunan şifreli dosyalardan çok çarpıcı belgelerin çıktığı öne sürüldü.

GÖRÜNTÜSÜ VAR – YOK

İddialara göre, belgelerde YAŞ’ta terfi alması beklenen Deniz Kuvvetleri personelinin isim listesi yer aldı. Şebeke, tuzak kurulan kişilerin karşısına ‘görüntüsü var-görüntüsü yok’ diye notlar tutmuş. Fuhuş için kullanılan kadınlar ile fuhuşa zorlanan bazı askeri öğrencilerin neler yapması gerektiğine ilişkin rapor hazırlanmış.

‘FUHUŞ NİYE YAPILMALI’

Operasyonda, ‘fuhuş neden yapılmalı?’ ve kız öğrencilerin fuhuşa nasıl zorlanacaklarına ilişkin 9 sayfalık bir belge de bulundu. Belgelerde çeteye çalışan erkek öğrencilerin isimlerinin karşılarına, hedef gösterilen kız öğrencilerin adları yazılmış. Fuhuş’a aracılık etmeyen öğrencilere de Münevver Karabulut cinayeti örnek gösterilerek ‘Sonunuz Münevver gibi olur. Başınızı ve bacaklarınızı ayrı ayrı yerlerde bulurlar’ tehdidi savrulmuş. Şebekenin, ‘ Geçen yılki Ş. isimli öğrencinin başına gelenleri unutmayın’ diyerek tehdit ettiği bilgisi de raporda yer aldı.

KOMUTANA İHALE ŞANTAJI

Çetenin, askeri ihaleleler için de devreye girdiği belirlendi. Deniz Kuvvetleri’nin radar kamera ihalesini çetenin desteklediği firmanın kazanamadığı, grubun bu nedenle bir komutana kızıp, görüntüleriyle şantaj yaptığı iddialar arasında.

FİYAT BİÇMİŞLER

POLİSİN ele geçirdiği belgelerde 14 kız öğrencinin ve 25 subayın isminin yer aldığı iddia edildi. Bir Deniz Üs Komutanlığı’nda görevli kadın Yüzbaşı Y.E. tarafından hazırlandığı öne sürülen belgelerde öğrenciler için fiyat bile biçilmiş. Kızlar ile jigalo olarak kullanılan erkek öğrencilerin fiyatları 2 bin 500 lira olarak belirlenmiş. Ele geçirilen belgeler arasında veresiye defter notları da yer alıyor. Fuhuş için gönderilen kızların aldıkları paralar ile borçlu subaylar gibi notlar tutulmuş. ] (3)

Yukarıdaki haber o dosyadaki durumun özetin özetinin özeti bile değil…

Teferruata girsek yıllarca sürecek kimin şeyinin kimin şeyinde olduğunun asla anlaşılamadığı Dallasvari bir dizi film olur…

Adamlar -Çok üst düzeyleri de dahil olmak üzere- amiralinden astsubayına genel müdüründen alt düzey memurlara kadar bir çok bürokratı belden aşağısından kıskıvrak yakalayarak Ordunun, TÜBİTAK’ın en gizli, en staratejik bilgi, belge ve projelerini ele geçirrmişler..:

Yine Ergenekon Davası dosyalarından birinin içinde 90 küsur Yargıtay hakiminin porno görüntüleri çıktı…

Düşünün 90 küsur Yargıtay hakiminin kimselerin görmesini isteemediği ahlâkdışı CD’leri ortalıkta dolanıyor…

CD’yi kapan Yargıray’a koşup istadiği kararı çıkarıyor…

Ergrnekon Davası Savcısı bunları Yargıtay Başkanı’na yolladı…

Sonra ne oldu?

Hiiiç…

O Yargıtay başkanı bir kaç önce gözyaşları içinde emekli oldu..

O hakimlerse orada görev yapmaya devam ediyor: “Yüce Türk Uluısu Adına” kararlar veriyor…

Tıpkı CD’leri ortaya çıkan asker/sivil bürokratların “devlet ve millet için” canla başla “çalışmaya” devam etmeleri gibi…

Bu CD’leri ele geçirenlerin TSK’da, Yargıtay’da TBMMM’de ve diğer kurum ve kuruluşlarda lehlerine çıkaramayacakları hiçbir karar, almayacakları hiçbir ihale, çalmayaacakları hiçbir gizli bilgi, belge ve proje yok…

Ondan sonra “Vaaay hakim kozmik odaya nasıl girer?” ulusalcı muhabbetleri yapılıyor…

Kardeşim bu CD’lerle dost düşman, hırlı hırsız hiç kimsenin girmediği devlet odası/sırrı, bitirmediği yasadışı bir işi mi kalır ki; kafayı kozmik odaya giren hakime takıyorsunuz…

Girmedik bir o kalmıştı oda giriversin…

Ha bir eksik, ha bir fazla…

Devlet devlet olmaktan çoktan çıkmıış…

Personelinin en üst düzey en alt düzeyine kadar çoğu, CD’lere, rüşvetlere, şantajlara teslim bayrağı çekmiş…

Bitmiş…

Batmış…

Çökmüş…

Bazıları işin nutuklarla, kuru gürültülerle kapatılıp sürdürülebileceğini zannediyor…

Bunları geçiniz…

Laiklik maskesi altında yaklaşık 80 yıldır sürdürülen kuduz bir İslâm düşmanlığı ile varılacak yer işte budur:

Gırtlağına kadar ahlâksızlık bataklığıına gömülmek…

Gömülürken de beraberinde devleti de sürüklemek…

CD’lere, rüşvetlere, şantajlara esir düşmüş, gırtlağına kadar ahlkâsızlığa gömülmüş bir “yönetici elit”le bu çürümüş yapının en ufak bir sarsıntıyla bile un ufak olup gittiğini yakında herkes görecek…

Seçim mi?

Ne seçimi?

Dipnotlar:
1-) Bkz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2709&mforum=entellektuel
2-) 22 Mayıs 2011 , “Evet kaçamak yaptım ama…”, Balçiçek İlter’’in röportajı, Habertürk gazetesi.
3-) 17 Ağustos 2010, Akşam gazetesi.

Kaynak: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=5449&mforum=entellektuel#5449

Röportaj öncesi kafayı mı çektiler?.

Balçiçek İlter
29-05-2011

Mini etekle namaz, başörtüsüyle içki

Doymuyorlar… Poz vermekten… Kendilerinden bahsetmekten… Bıkmıyorlar, bıktırdılar ama yılmıyorlar…
“Ne kılığında çıkacaklar acaba?” mavraları dönüyor arkalarından, tınmıyorlar…

Niye tınsınlar ki… Yıllarca bu ülkeyi böyle uyuşturdular, sahte gündemlerle, sahte başrol oyuncuları yarattılar… Çarşaf çarşaf poz verdirdiler, poz verdiler…

Kendi küçük dünyalarının etrafında bütün memleketi şekillendirdiler… Gücü, parayı, mevkiyi, bir numara olmanın ağır zalimliğini kullandılar… Edepsizce, terbiyesizce, hayâsızca yaptılar… Kural mural tanımadılar…

Bütün medyayı organize etmeye kalktılar. Zaman zaman tuttu oyun… Ama sonunda patladı. Öylesine patladı ki çaresizce eski kuralları geçerli kılmaya çalışıyorlar. Müthiş bir çırpınma… Ama öylesine bir örgüt ki, öylesine bir çete ki, öylesine bir megalomani ki, hâlâ borularını öttürüyorlar…

Ne yapsalar olay olmalı, ne deseler gündem değişmeli… Onlar konuşulmalı, onlar tartışılmalı… Birilerine ayıp edilmiş, birileriyle dalga geçilmiş… Hayatlar karartılmış? Kime ne?
“Şov devam etmeli”

*

Dün Hürriyet’in ekini açtığımda bütün kapağı kaplayan Ertuğrul Özkök fotoğrafını gördüğümde önce iyi niyetle “pes!” dedim.
Yine niye söyleşi yapmış ki Ayşe Arman, Özkök ile? Yine neyi söylemesi lazım acaba? Yine niye gündeme gelmesi gerek?
Yarı melek yarı şeytan göndermesi falan, yine uğraşılmış prodüksiyon… Röportajı okuyunca utandım… Utandım, çünkü bu zihniyet bir dönemi, bu medyayı şekillendirdi…
Minik Özkökçükler türedi medyada.

Aslından değil çakmasından korkun misali, örgüt halini aldılar zamanla… Bu zihniyetti Hrant Dink’i ölüme götüren… Yine aynı bakış açısıydı Ahmet Kaya’yı linç eden…
Çünkü özgür fikir demek, saçmalamayı da beraberinde getirebilirdi… Haklar kişiye göre değişir, orasından burasından çekiştirilebilirdi…

Ertuğrul Özkök’ün kendini anlattığı bölümlere takılmadım. Ne istiyorsa o olsun, hatta lütfen bir gazete verin kendisine kıyıda köşede, bir televizyon programı falan… İçindeki enerjiyi atıversin, o bitmek tükenmek bilmeyen gündemde kalma arzusunu tatmin etsin, hırslarını bastırsın da biz de bir nefes alalım artık…
Gelelim beni öfkelendiren ve belki de bu yazı için ilham olan şu özlü sözlere… Pardon “hayaller” demeliydim aslında… Sonu yok ki, hayal işte!

Diyor ki Özkök: “Mini etekle beş vakit namaz kılınacağını, başörtüsüyle içki içilebileceğini düşünen ve buna cüret edebilen kadınların ülkesini düşlüyorum!”

Nedir bu? Zekâmızla dalga geçmek mi, gündeme gelmek ki, yoksa Özkök sarhoş muydu? Ayşe’yle çektirdiği pozda elinde dolu bir şarap kadehi var, ona istinaden soruyorum. Hani röportaj öncesi kafayı mı çektiler?

Özkök umutla mini eteklilerin namaz kılmasını, başörtülülerin içki içmesini bekleyedursun, zekâsından kesinlikle şüphe etmediğim bu adam, birilerine fena halde saygısızlık yaptığının farkında mı acaba? Bir mini etekli namaz kılabilir elbette ama o eteğiyle mi? Ya da başörtüsü takmış biri niye içsin ki arkadaş?
İşin mantığına, doğalığına hatta oluş biçimine aykırı olmanın daha uç derecesi var mıdır?

Özkök bu şahane hayalini açıkladıktan sonra soruyor: “Söyle var mı bunda adaba aykırı, inanca ters düşen bir şey?”
Ayşe Arman da susuyor. Oysa var tabii. Buyursun gelsin canlı yayında tartışalım bu muhteşem hayallerini… Ben anlatayım ona inancı, saygıyı, adabı, insanların hayatlarına karşı duruşu…

Neler diyorum ki ben, kime ne anlatıyorum… Bakın yine gündem yarattılar… Bu köşeye bile malzeme oldular. Tek bir tesellim vardır, o da Özkök’ün artık genel yayın müdürlüğü koltuğunda oturmaması…

Neme lazım, Türkiye’yi anlamaya yönelik yeni bir yazı dizisinde Ayşe’yi mini etekle namaz kılarken görebilirdik.

habertürk

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=5432&mforum=entellektuel#5432

Devrimcilik kalıplaşmış, donuk bir şey

değildir!

Ayşe Doğu
23 Mayıs 2011

 Devrimci hareket ve duyarlılık sadece bir taraf ve bir tarafta olmayı ifade etmez. Mesela; ‘Mavi Marmara’ ve onun temsil ettiği zihniyet, hayatını devrimci bir renge boyayan herkesi; adalet –zulüm mücadelesine adayan herkesi aynı oranda heyecanlandırır. Eğer bilfiil orada değillerse, bu onların hayatlarını ve ideallerini inkar ettiklerini göstermez. Tabi ki bu yolda dönenler de olur.. Hatta dava arkadaşlarını satmak için işbirliği yapanlar da.. Ama gerçek devrimciler son nefesine kadar bu soylu varoluş halinden vazgeçmez. Sadece insan olarak, birey olarak –tek tek- yorulurlar, yaşadıkları zorluklarla hem bedenen hem de ruhen yıkıma uğrarlar, inançları tükenir ama devrimci damar insanları peşinden sürüklemeye, egemen güçlere direnmeye devam eder.

Başta devrimci olarak, haklı bir isyan olarak başlayan bir hareket, süreç içinde statükocu bir harekete dönüşebilir. Bunun iktidar olup olmamakla da doğrudan bir ilgisi yoktur. Her toplumsal hareket içinde aynı çelişkiyi taşır. Nasıl ki devlet, medeni insanın iktidarı güçsüzler lehine kullanmak için kurgulanmış bir organizasyonken, zayıf ve kötü niyetliler eline geçerse halkı ezmek ve sindirmek için kullanılabilen bir araca dönüşebiliyorsa, bu tehlike bütün küçük iktidar odakları için de geçerlidir.

İnsan sadece aile içinde bir birey de olsa –ki aile en küçük toplumsal birimdir- terazinin zayıf halka aleyhine bozulmaması için çaba göstermelidir.

Zulüm dediğimiz şey soyut bir kavram ve olgu değil, gayet yanıbaşımızda yaşayan, bizim edimlerimizle semiren ya da sinip sesi kısılan bir vakıadır. Biz menfaatimiz için haksızlığa ses çıkarmazsak o gayri insani sarmala dahil ve müdahil oluruz. Ya da tam tersi; bir ‘adalet’ arayışının neferi oluruz.

İçinde bulunulan hareketler için de aynı merhaleler ve seçimler zorunludur. Padişahın kızını almak için geçilen kapılar misali bu aşamalardan geçmek gerekir. O hareketin hak ve adalet arayışından ne kadar uzaklaştığının ölçütü örgüt içi itiraz ve eleştiri mekanizmalarının varlığıdır. Başta devrimci olarak, haklı bir isyan olarak başlayan bir hareket, süreç içinde statükocu bir harekete dönüşebilir. Bunun iktidar olup olmamakla da doğrudan bir ilgisi yoktur. Uyanık olunmazsa kötülüğe sebep olan ilişki tarzları ve. söylemler, hemen kendini üretmeye başlarlar. Bunun en önemli nedeni belki de ideallerimizi ve davalarımızı her ne olursa olsun, ne kadar iyi görünürse görünsün başkasına, başka insanlara tevdi etmektir. Bu emanet Kur’an’da da belirtildiği gibi dağların bile yüklenmekten kaçındığı ‘sorumluluk’tur. Ancak denetlenebilir ve şeffaf mekanizmalar; tek tek insanların zaafa düşebileceği tuzaklardan korunma açısından yararlı sonuçlar üretebilir. Herkesi malumu olduğu üzere, en açık hak yemeler, en evrensel kavramların ve davaların peşine takılınarak yapılır. Emperyalizm illeti halklara ‘demokrasi, insan hakları ve refah’ adıyla pazarlanır. Bu cazip propagandaların sonucu insan onuru ve özgürlüklerle yaşama hakkı gasp edilir.

Bireysel olarak başlayan devrimci süreç, zaman içinde, içinde bulunulan kapalı cemaatin ve çevrenin, yaşanılan toplumun, ülkenin ve dünyanın eleştirisiyle beraber yerel ve lokal zeminden evrensel zemine kayar. Asıl amaç da budur. Böylece evrensele evrilme yoluyla bu süreç neticesinde tek tek bireyler ve onların insani tanıklıklardan kaynaklanan duyarlıkları ‘tevhid’e ulaşır. Ve bunun zıddı olarak ‘küfür’ de tek millet olur. ‘küfür’; hakikatin, adaletin, iyiliğin inkarıdır ve ‘tek millet’ oluşu, her zaman ve zeminde, dünyanın her yerinde bu inkarın aynı karaktere sahip olması demektir.

Böylece biz, küçük çaplı mücadelelerden evrensel bütünlüğü haiz, parçalanmış hakikatleri birleştiren ve anlamlı zihinsel kanılara ulaşırız.

Bazı devrimciler bunu kaçırdığı için devrimin ve devrimci evrensel hareketin gerçek engeli haline gelirler..
Kaynak: haber10

İslâm’ı AB Standartlarına Uydurma

Sapıklığı


Mehmet Şevket Eygi 
Milli Gazete
22 Mayıs 2011

Haçlıların sinsi baskıları ve dayatmaları devam ediyor. Neler istiyorlar:

BİR: İslam’ın Allah katında tek hak, makbul, geçerli din olduğu inancını bırakmamızı, üç ibrahimi din vardır, onların mensupları da necat ehlidir ve onlar da Cennete girecektir bozuk inancını benimsememizi istiyorlar.

İKİ: Peygamberimizin Sünnetinin, sahih hadislerin, zaruriyat-ı diniyenin AB standartlarına göre ayıklanmasını istiyorlar.

ÜÇ: Dinimizin, Feminizm sapık ideolojine uymayan hükümlerinin kaldırılmasını istiyorlar.

DÖRT: Camilere kiliselerdeki gibi sıralar konulmasını istiyorlardı. Diyanet ilim heyeti bunu kaldırdı, kendilerine teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun.

BEŞ: Fazlurrahman bozuk mezhebinin kabülünü, Kur’andaki ve Sünnetteki nice kesin emrin tarihsel olduğu, bugün geçerli olmadığı sapıklığının benimsenmesini istiyorlar.

YEDİ: İslam’ı koyu buluyorlar, sulandırılmasını, ılımlı hale getirilmesini istiyorlar.

SEKİZ: Dinde reform, dinde yenilik, dinde değişim istiyorlar.

DOKUZ: Erkekleri camiden cemaatten uzaklaştırırken kadınları camiye getirmek istiyorlar.

ON: Olabildiğince diyalog ve hoşgörü yapılmasını, Müslümanların İslam’dan ödünler vermesini istiyorlar.

ON BİR: Müslüman halkın dinden kopartılarak sekülerleştirilmesini istiyorlar.

ON İKİ: İslam’ın bir tür Protestanlık haline getirilmesini istiyorlar.

ON ÜÇ: İslam’ın hak din olmaktan çıkartılıp bir tür beşeri ideoloji ve hümanizma haline dönüştürülmesini istiyorlar.

ON DÖRT: Şeriatsız, fıkıhsız bir İslam türetmek istiyorlar.

Vaktiyle Hindistan’da Ekber Şah isminde sapık bir hükümdar İslam’ı, Hıristiyanlığı ve Hint Mecusiliğini birbirine karıştırarak Din-i İlahi adında sapık bir din çıkartmıştı. O Ekber Şah değil, Ekfer (en kafir) Şahtı. Bu adam Selamün aleyküm şeklindeki İslam selamını yasaklamış, onun yerine Allahu Ekber (Kendi adı Ekber ya…) denilmesini emr etmişti. Maalesef birtakım bozuk alimler bu adamı desteklemişlerdi. Bugün Türkiye’de de Siyonistlerin, Haçlıların, Derin Şer Güçlerinin (DŞG), Selanik Avdetilerinin destekçisi alim taslakları vardır.

Müslüman kardeşlerimi uyarıyorum.

Dünyanın doyuramadığı ‘açlık':

Kapitalizm

14 Mayıs 2011

Nihal Kemaloğlu

Küresel, büyük, uluslararası toplantılarla ‘açlık ve yoksulluk’ tartışmalarına ‘En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’yla’ Türkiye ev sahipliği yaptı…

Kapitalizmin ‘insani yüzünü’ örgütleyen BM’nin ‘dünyada 1 milyar aç insan var’ klişesinin tekrarlanıp, dişe dokunur hesaplaşmaların olmadığı bir toplantı daha gerçekleşti.

‘Küresel açlığının’ teşhisi yine bir türlü konulamazken, aslında dünyanın dindirip doyuramadığı yegane açlık yani kapitalist sistem konuşulamadı.

Çünkü gezegeni 200 yılda bitiren kapitalist kurnazlık, günümüzde ‘her beş dakikada bir çocuğun açlıktan öldüğünü’ bile sloganlaştırıp bize satıveren gücüyle ayaktaydı.

Büyük küresel egoyu küresel vicdan diye çarpıtıp sosyal sorumluluk adı altında topraklarını çitleyip mülksüzleştirdiği insanların açlığına karşı tedbirler pazarlamakta mahirdi.

Kapitalist taşeronlar IMF ve Dünya Bankası da kendi yiyeceğini ve hayatını üretme imkanını söküp aldığı ülkelere son yıllarda ‘sosyal neo-liberalizm’ taşıyarak tüketim pazarından ilelebet kopmasınların derdindeler.

Dolayısıyla hükümetlere sosyal politikalar tavsiye edip, yoksullarınız illa’ tüketime ‘zerre’ kadar olsun ama katılsınlar’ diyorlar…

Tarımsal üretimini küresel şirketlere kaptırılmış, ithal gıda bağımlısı, köylüleri varoşlara tıkılmış bizim gibi ‘gelişmekte olan ülkeler’ de piyasacı zihniyetin içinden çıkardıkları işportacı çözümleri işte sosyal devlet diye satıyordu.

Öte yandan BM’nin Gıda ve Tarım Örgütü’nün İsveç Gıda ve Biyoteknoloji Enstitüsü’ne yaptırdığı bir araştırma da ise dünyada 1 milyar ton yiyeceğin çöpe atıldığı açıklandı.

‘Küresel adaleti olmayan dünyanın’ kazananları, tüketenlerin çöplerinin 1 milyar tonu yiyecek ve gıda maddesiydi.

Daha da fazla tüket, daha da kısa zamanda tüket ki daha fazla üretelim döngüsüne kapılmış zengin kapitalistlerin yiyecek çöpü dünya gıda üretiminin üçte biri oranındaydı.

Ve çöpteki 1 milyar ton yiyecek kişi başına yılda 1 tondan 1 milyar insanı doyurabilir miydi, 500 kilodan 2 milyar insanı mı sorusu tabii ki çok didaktik kalacaktı…

‘Küresel Gıda Kaybı ve Gıda Atığı’ başlıklı raporda zengin ülkelerin israf ettiği 222 milyon ton gıda atığının Sahraaltı Afrika’nın yıllık gıda tüketimine denk olduğu yazılıydı…

Ayrıca dünyanın çöpünü üreten kapitalist ülkeler, bu tüketim fetişizmini ve yıkıcı yaşam tarzını sorgulama yerine yiyecek atıklarının yarattığı metan gazından yakınıyorlardı…

Almanlar yılda 20 milyon ton yiyeceği son kullanma tarihi geçtiği ya da gereğinden fazla aldığı için çöpe atıyorlardı, bu kişi başına 330 euro demekti…

İngilizler ise Webley stadyumunu

8 kez dolduracak 20 milyar dolarlık yiyeceği çöpe atıyorlardı, basitçe 3 alışveriş torbasının biri çöp poşetiydi…

Dünyaya kitlesel tüketim ağını kuran Amerika’da bir kişi günde büyük kısmı yiyecek olan iki kilo çöp üreterek rekor kırıyordu…

Kısaca merhamet yorgunu dünyanın tüketenlerinin en tok olduğu bilginin ‘dünyada 1 milyar aç var’ olduğu da unutulmamalıdır…

Kaynak: Akşam
bu konuda daha fazla bilgi için:

Jeopolitik çözülme,

Arap Baharı: Peki

ya sonrası?

İbrahim Karagül
10 Mayıs 2011
Ortada bir devrim mi, jeopolitik çözülme mi, Türkiye için de söylendiği gibi eksen kayması mı, 20. Yüzyıl Ortadoğu’sunun aynısını 21. Yüzyıl için de inşa etme girişimi mi var, henüz bilmiyoruz.

Aslında bunların hepsi, bir ölçüde var ancak hangisi baskın çıkacak öngöremiyoruz.

Oysa ki, hak talepleri, özgürlük talepleri, adalet talepleri var. Kitleler, onlarca yıl elleri kanlı, onursuz rejimlerin sindirdiği toplumlar, bu talepler için bedel ödemeye hazır ve ödemeye de başladılar. Onlarca yıllık baskıların, acıların, aşağılanmanın, pazarlık malzemesi olarak kullanılmanın kader olmadığını biliyorlar.

Bu aşamadan sonra; bugün bölgede hüküm süren hiçbir rejim kitleleri kontrol edemeyecek, yönetemeyecek, yönlendiremeyecek hatta etkileyemeyecek. Büyük yalanların, büyük korkuların, vatanseverlik nutuklarının, dostluk ve düşmanlıkların kitleler üzerindeki inandırıcılığı çoktan silinip gitti. Rejimlerin iyileri ve kötüleriyle, doğruları ve yanlışlarıyla kitlelerinki çoktan ayrıştı ve eskiye dönülmesi imkansız hale geldi. Korkularla ehlileştirilen insanlar bu aldatılmışlığın öfkesiyle sokakları titretiyor. Sadece sokakları mı, rejimleri, yolsuz iktidar kadrolarını, mafyalaşmış yönetimleri titretiyor.

Bu dalga görülmüşken, eskiye dönüş yolları kapanmışken, liderler tek tek devrilirken sırada bekleyenler ne yapıyor? Suriye’de olduğu gibi, kasabaları tanklarla basıp yüzlerce insanı gözaltına alıyor, onlarca insanı öldürüyor, şehirleri kuşatıyor, özgürlük isteyenleri silah gücüyle sindirmeye, kitleleri korkuyla terbiye etmeye çalışıyor. Mümkün mü? Elbette hayır… Belki bir süre insanların sesleri kesilecek, solukları duracak. Ama ne zamana kadar? Kurşunla ne zamana ve nereye kadar durdurabilirsiniz bunu?

Ne için? İktidar nimetlerini bırakmamak için, paylaşmamak için. “Silah bendeyse haklı benim, doğru benim” inancı, çağlar boyu nice yönetimleri korkunç zalimliklere yöneltti ve hepsi şimdi kötülükleriyle anılıyor. Sovyetlerin silahları çöküşü engelleyebildi mi? Suriye, binlerce insanı zindanlara kapatsa bile bu çağrıyı susturabilecek mi?

Yemen’de haftalardır yüz binler sokakta. Bir adam, bir rejim, ABD’ye sırtını dayamış bir iktidar geri adım atmıyor. Mısır’da Hüsnü Mübarek devrildi. Askeri yönetim seçim arefesi baskılarını artırıyor. Olayların çıkış noktasını oluşturan kilise saldırılarının benzerleri yaşanıyor, din ve mezhep savaşlarının örnekleri sergileniyor. Neden sizce? Askeri yönetimin ömrünü uzatmak için olabilir mi? Tunus’ta Bin Ali devrildi, bu sefer askeri yönetim halkıyla çatışmaya başladı. Mısır’daki senaryonun aynısı değil mi?

Suriye yönetimi baskıcıyken, kötüyken, demokrasi ve özgürlüklere karşı silah kullanırken Yemen’deki baskıcı, acımasız yönetime karşı ses çıkarılmaması dikkatinizi çekiyor mu? Aynı şekilde baskıcı rejimlerin, demokrasi ve özgürlüklerin yakınından bile geçmeyen rejimlerin desteklenmesi, bu rejimler eliyle Bahreyn’de, Yemen’de veya başka bölgelerde Suriye’deki insanlarla aynı şeyleri isteyenlerin ezilmesi dikkatinizi çekmiyor mu?

Libya gibi bir örnek var önümüzde. Kuzey Afrika’nın devasa toprakları paylaşılıyor. Her ülke kendi taraftarlarıyla iç savaşın içinde. Bir yandan da dış müdahale devam ediyor. Petrol paraları, milyar dolarlar acaba hangi ülkenin bankalarına aktarıldı? Kaddafi bitti, ya sonrası ne olacak? Hangimiz biliyoruz?

Esad gitse, rejim bitse nasıl bir Suriye olacağını kestirebiliyor muyuz? Mesele bir şeyi gözü kapalı alkışlamak değil, bir adım sonrasını bilerek pozisyon almaktır.

Özgürlük için akan kanların hesabını sorulmalı. Hak taleplerini kanla bastıranlar hesap vermeli. Verecek de. Ama rejim-kitle arasındaki kavganın ötesinde, yeni Libya senaryolarına nasıl direneceğiz, nasıl karşı duracağız, bu süreci nasıl engelleyeceğiz? Rejimlerin devrilmesinden sonra yerine kimlerin, hangi kadroların geçeceğine dair en ufak bilgimiz yok. Bugünlerde üzerinde en çok konuşulması gereken bu.

Elbette bir dalga var. Bütün bölge bir şekilde değişecek. Buna ayak uyduramayanlar kaybedecek. Bölge içi ve bölge dışı güç mücadelesi işte bütün bu çıkışları silip süpürecek güce sahip. Hak için yürüyenlere destek verirken aynı zamanda bu tehlikeye karşı da kitleler uyarılmalı, mevziler hazırlanmalı. Türkiye’nin; Suriye dağılırsa ateşin Lübnan, Irak hatta Türkiye’ye kadar ulaşacağına dair korkusu da dikkate alınmalı…

Tarihin ibret verici bir dönemini yaşıyoruz. Osmanlı sonrası kurulan düzen değişiyor. Yeni düzeni kimler kuracak? Biz mi yoksa yine onlar mı? Onlar kuracaksa bir yüz yıl daha kaybedeceğiz demektir.

Ama biz kuracaksak, kurabileceksek, sadece bölgeyi değil, dünyayı da değiştireceğiz demektir. Biz kimiz ve ne kadar varız, bunun hesabını iyi yapmak lazım. Bulmamız gereken cevap bu.. Hesapsız yola çıkmanın bedelini 20. yüzyıldır!

Yenişafak

BAKSAK GÖRECEĞİZ

EREN EĞİLMEZ

07 Mayıs 2011

Borç yiğidin tutuşan paçasıdır. Devletler gibi insanlar da borçlandırılarak ele geçirilmektedir. Sistemin istikrar talebi ile borçlu bir halkın istikrar talebi üst üste gelip örtüşmüştür. Nasıl borçlu bir devlete istikrarsızlık tehdidi söküyorsa aynı tehdit borçlu insanlara da aynı şekilde sökmektedir.

“Herşey daha kötü olur” şantajı halkın başına dayanmış bir namlu gibi dururken halk da bu şartlarda kılını kıpırdatmamayı çıkarına uygun bulmaktadır.

Elinde hep küçük rakamlar toplanan vatandaş, oyunu lehime çevirecek kozlara sahip değilim diyerek el almaz oynamakta ve sürekli altına girmeye mecbur kalmaktadır.

Olağanlaşan çaresizlik

Vatandaş ensesinden tutulmuş bir kedi misali etkisizleştirilirken sistemin menfaatle yağlanmış çarkları da hızla dönmektedir.

Toplum istikrar tsunamisinin yarattığı girdabın içine düşmüş, koşulları insani olmaktan iyice çıkmış bir bataklığın dibine doğru sürüklenmektedir.

Her türlü rüşvet toplumsallaşırken her türlü dilencilik de olağanlaşıp meşrulaşmıştır.

Halkın çaresizliği ve muhtaçlığı öylesine olağanlaşmıştır ki; halkın oylarına talip partiler seçim meydanlarında ve TV reklamlarında, açılan avuçları nasıl dolduracaklarını anlatmaktadır.

Açlıktan ölen çocuklar, sedye bulunamadığı için hastane koridorlarında yerde sürünen yaşlı hastalar, güvenlik kamerası kayıtlarından derlenmiş soygun haberleri ve daha nicesi…

Hepsi yoksul bir halkın kendi başına kalışının ve kendi göbeğini kendi kesişinin dramatik örnekleridir.

Halkın bazı kesimlerinin geçim kaynaklarıyla kurdukları eşitsiz ilişki, toplumun dünya yıkılsa umursamayacağı bir yaşam biçimini benimsemesine neden olmaktadır.

Eğitim sisteminden rahatsız olan bir öğretmen, çalıştığı okulun vakıf yöneticilerini ya da dershanenin sahiplerini ürkütmemek adına susar.

Haberden habere koşarken gerçekte neler olduğuna tanık olan muhabir, medya patronunu karşısına almamak için oto sansür uygular.

Hayati tehlikesi olan ama parası olmayan insanları acil servisin kapısından çeviren doktor, hastane yönetimini kızdırmamak için yalnızca Hipokrat yeminini değil insani vasıflarını da bir kenara bırakır.

Kimisi asgari ücretle kimisi kayıt dışı bir şekilde çalıştırılan 21. yüzyılın kölelerini ve köle bile olma hakkı elinden alınmış işsizlerini ise anlatmaya gerek yok. Onlar tepelerine çoktan yıkılmış olan dünyalarının enkazında hayatta kalmaya çalışıyorken dünya yıkılsa umursamazlar tabi…

Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Herkes kendine ya da çevresine baksa göreceği manzara aşağı yukarı böyledir.

Nefes alıp verdiği her günü mutsuzluk içinde yaşayan, hayatta önüne koyduğu birçok hedefe ulaşma umudunu yitiren, kaliteli ve zevk alınarak yaşanmış bir ömür geçiremeden son nefesine doğru hızla ilerleyen milyonlarca insandan söz ediyoruz.

Bu insanların büyük bir kısmı akıl ve ruh sağlığını korumak için bilerek ya da bilmeyerek her türlü savunma mekanizmasını işletmektedir.

Gururu kırılan insanlık sıkıntılarıyla yüzleşmemek için hem sorunlarıyla hem de sorunları yaratan sorumlularla bilinçli bir şekilde karşı karşıya gelmemeye çalışmaktadır.

Toplumun hali, canı yanan bir çocuğun gözünden akan yaşa rağmen “acımadı ki” demesi gibidir.

Onlar kurda kuzu, kuzuya kurt olurlar

Halkın bazı kesimleri, kendisi gibi mutsuz olan ama kendisinden farklı olarak son bir gayretle bu mutsuzluğa sebep olanlarla hesaplaşmaya kalkan her kişiye ve örgüte nefretle bakmaktadır.

Hakkının peşine düşenlerin yanında olarak alacağı risk ile hakkını çalanın yanında olarak bertaraf edeceği risk arasında çıkarcı bir muhasebe yapıp o gün için “yırtabilmenin” yollarını aramaktadır.

Bu tipoloji küçük hesaplara itibar eden ezik bir kişiliktir.

Bu kişilik yeri geldiğinde güçlünün yanında durur, yeri geldiğinde de sanki yaşamıyormuşçasına kendi kuytusuna saklanır. Ne kadar “kurnaz” olduğunu kendince böyle gösterir.

Kendisi gibi olmayıp itiraz edenlere ise büyük bir kibirle hakaret eder.

Onları kandırılmış ve kendini kullandıran insanlar olarak yaftalar ve itiraz edenler itirazlarının bedellerini öderken hem “yırtmış” olmanın hem de haklı çıkmanın “gururunu” yaşar.

Haber bültenlerinin “öfkeli kalabalık linç etmek istedi” cümlesindeki kalabalığın içinde yer alır ve orada yiğitleşir çünkü sindiği köşelerden ancak ardına gizlenebilecek bir sırt bulduğunda çıkabilir.

Yerdekini tekmeleyecek kadar cesur, ayaktakine diklenemeyecek kadar korkaktır.

“Orada ben olacaktım ki…”

Siyasetle hiç ilgilenmez ama her sorulduğunda da bir siyaset bilimci gibi konusunun uzmanı kesiliverir. Ülkeyi O’na verseler iki günde herşeyi halleder.

Parti bayrağı ve kaşkolünü seçimden seçime sandıktan çıkarır. Örgütlenmez ama parti tutar, liderini sever. Siyasete tribünden bakar ve kuponunu sandıkta iddialı görünen 3 büyüklerden birine oynar.

Bazen “Türkiye seninle gurur duyuyor” bazen de “sandığa gömdük” diyerek gururlanır ve kendinin de oyunun içinde olduğunu sanır. Oysa katılmayı değil seyretmeyi sever.

“Orada ben olacaktım ki…” cümlesi hayatını özetler. Hiç orada olmadığını kendi ağzıyla itiraf eder.

Değişmeyen tek şey statüko

Türkiye demokrasisinde seçim oltası işte bu çaresizlik deryasına atılmakta ve oylar seçim vaadi denilen yemlerle avlanmaktadır.

Oysa ülkenin en statükocu kesimi aslında ne herhangi bir devlet kurumu ne de siyasi bir adrestir; Türkiye’nin en statükocu kesimi toplumun tam da kendisidir.

Toplumun değişmez statükosu, “biz bilmeyiz büyüklerimiz bilir” klişesidir. Peki ya büyükler de bilmiyorsa? O zaman da Allah bilir…

İçlerinden biri de çıkıp “biliriz ama korkarız” demez, o derece de “onur”una düşkündür herkes…

Sorunları dile getirenler, sıkıntılara çözüm isteyenler fitne ve fesat çıkarıp birlik ve beraberliğimize kastedenlerdir. Eğer değişim lazımsa bir lider gelir ve kimseye gerek kalmadan memleket için lazım geleni yapıverir.

Gelen becerirse Allah razı olur, beceremezse belasını verir, içeri atılırsa kurtarır, ipe çekilirse de rahmet eyler ve hayat devam eder.

Türkiye’de adına değişim denilen şey aslında en başa dönüştür.

Ağızlara sakız olan “değişim” söyleminin de siyasetinin de içi boştur.

Biz de gündemde olan “değişim” gerçek bir değişim değil, eskinin “zamanın ruhu”na uygun olarak yeniden canlandırılmasıdır. Kısacası değişim denilen şey statükonun restorasyonudur.

Bu restorasyonunun “değişim” adı altında pazarlanıyor olması hem satıcıların hem de alıcıların işine gelmektedir. Toplum “değişim”in hazzını yaşarken kolektif iktidar da statükonun yeni formunu oturtmaya çalışmaktadır.

Halkın önemli çoğunluğu ülkesinde gerçekte neler olduğunu takip edemeyecek kadar yorgun düşürülmüştür. Toplum yıllar evvel sürülüp atıldığı bir hayattan göç edip kendisine yeni bir düzen kurmuştur.

O nedenle milletin bugünkü halinin sebebi ne “bidon kafalı” olması ne de “göbeğini kaşıyan adam olması” ile ilgilidir ve hiçbir halk asla aptal değildir.

Ne zaman “sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi aşsa” ayağa kalkmış olan halk karşısında şiddet, baskı ve tehdit bulmuştur.

Toplum radyoda okunan bildiriler ve gece yarısı baskınlarıyla defalarca kez darp edilmiştir. Halk bunca şiddetin karşısında tek başına dayanamayacağını görmüş ve sinmeyi en “akıllı” çözüm olarak bellemiştir.

Asıl aptallık yalnız ve örgütsüz kalmış bir halkın sistemin örgütlediği parti, vakıf, dernek ve cemaatlerin kucağına düşmesine şaşırmaktır.

Türkiye’de toplumun yararına her ne olacaksa bu halkla olacaktır ve halk ancak sistemle arasındaki “suni denge” kırıldığında kendini bulacak, var olduğunun farkına varacaktır.

Evet, Türkiye’de gerçekten de küresel çarka uyumlu bir değişim olmaktadır. Konunun asıl sorunlu boyutu ise, bu küresel çarka uyum için toplumun rızası sağlanmıştır.

Oysa bir önceki yazının sonunda belirttiğim nokta hayatidir.

“Küresel kontrgerilla savaşı başlatıldı” cümlesi, adına değişim denilen geçişin yönüne işaret etmektedir ve asıl hedefte olan ise rızası alınmış olan bu halkın ta kendisidir.

Toplum ateşin ortasında kalmış bir akrep gibidir ve bir kuşak daha kendini sokmak üzeredir…

Bir sonraki yazı aslında neye razı edildiğimiz üzerinedir. Belki ne gördüklerimiz ne de bildiklerimiz gerçektir …

Oysa dikkatli baksak hem göreceğiz hem de bileceğiz.

Eren Eğilmez

Bu yazının 1. Bölümü için:

www.mizikacilar.com/Makale.aspx

ANAYASALI ŞİRKET KÖLECİLİĞİ

28 Nisan 2011

Yiğit Tuncay’ın araştırmacı – yazar Suat Parlar ile gerçekleştirdiği “Anayasal Kuşatma ve Sermaye” başlıklı söyleşiyi bölümler halinde paylaşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin 1. bölümü “TÜSİAD Vesayeti”, 2. bölümü “Barış Kalpazanlığı”, 3. bölümü “Kaderin Piyasalaşması, 4. bölümü “İnsafın İnfazı”, 5. bölümü “Değişim Barbarlığı” başlıkları altında Mızıkacılar’da yer aldı. Her beş bölümün linkini bu söyleşinin sonunda bulabilirsiniz. İşte Suat Parlar ile gerçekleştirilen söyleşinin “Anayasalı Şirket Köleciliği” başlıklı 6. ve son bölümü…

TÜSİAD’ın yeni anayasanın oluşumuna bir rapor ile yaptığı müdahalenin içeriğini değerlendirdiğimiz söyleşimizin son bölümüne gelmiş bulunmaktayız. Türkiye’nin “hukukun üstünlüğü” söylemiyle içine sürüklendiği model, organik kapitalizmin küresel şirketlerinin neo-liberal diktatörlüğüdür. Neo-liberal diktatörlüğün “demokratik zor”u, bütünü parçalama esası üzerinden bir dünya tasarlamaktadır. Hatta bu parçalanmayı “kişi”nin bütünlüğüne bile yöneltmiştir. “Kişi”nin yaşadığı zihin yarılmasının bir yarısı “insan” olmayı felsefeye dönüştürürken, diğer yarısında da köle rekabetinin acımasız savaşçısı olmak durumunda kalacaktır. Tepeden tırnağa parçalanmaya maruz kalmış toplumun merkezinde ise, küresel şirketlerin hukukuna bağlı bir mekanizma yer alacaktır. Bu anlamda küreselleşme bir bütünleşme değil, parçalanma projesidir. Parçalanma kültürel, dinsel ve etnik farklılaşmaların farkındalığı üzerinden hareket ettirilmez. Buradaki parçalanma, insanın toplumsal örgütlenme ve büyük bütünleşme arayışlarının merkezlerinin ortadan kaldırılmasıdır. Şirketler insanların bütünlüğünün varoluş kodlarını parçalarken, diğer taraftan da pazarın tekliğinde bir tıpkılaşma projesini yürütmektedir. Zihinde bile bütünlüğünü yitiren insan, organik kapitalizmin pazarında tıpkılaşmanın kölesi olmaktan kurtulamayacaktır. Artık insan anayasaların öznesi değil, nesnesi olacaktır. Çünkü “bireyin hakları” dedikleri, insanın hakları değil, şirketlerin haklarıdır. Tasarlanan anayasanın sloganı çok tanıdık bir cümleyi tekrar önümüze koymuştur: “Bırak yapsın, bırak geçsin”. (Yiğit Tuncay – www.halksahnesi.org)

Kapitalizmin Rehinesi: Semavi Dinler

Dinî inancın her türlü sosyal görünümü yasaklamaya müsait olması nedeniyle, yeni anayasada yer almaması gereken hükümlere de yer veriliyor. Bunun anlamı; bir dinî inancın her türlü sosyal görünümü meşrudur. Bu öneri, insanlığın tüm akli kazanımlarının reddi anlamına geliyor. O zaman “her şey meşrudur” ve “her şey doğrudur”. Parçalı olan “her şey meşrudur”, “her şey birbirine göre görece”dir. “Hiç bir düzenleyici, akli, beşeri ilke, insanların inanacağı hiç bir evrensel değer yoktur. Parçalanmışlığı içerisinde kapitalizmin kontrol altına aldığı cemaatleşmiş dinlerden başka bir durum söz konusu da değildir”. Bu öneri, dinlerin, sermaye iktidarının meşru aracı olarak sadece piyasa görünürlüğüyle yetinmesini beraberinde getiriyor. Dinsel modaları da meşrulaştırıyorlar. Bu noktada, Hinduizm mantığıyla, eğer eşi de kabul etmişse, bir kadının yakılmasının da yasaklanamayacağının göstergesidir. Bu örnekleri çok uç noktalara taşımak da mümkündür. “İnançların sosyal görünümleri” adı altında piyasalaştırılmaları, bir “inanç endüstrisi”nin kabul görmesidir. Bu “inanç endüstrisi” üzerinden dinin formüle edilmesi önemlidir.

“Kolektif dinî aygıtlar” öneriliyor. “Kolektif dinî aygıtlar”, sermayenin dinler üzerindeki kontrolünü ebedileştirme anlamına geliyor. Metafizikler, ilâhiyat metafiziklerine dönüştürülüyor. Tıpkı etnik kimliklerin, gerçek zatiyetler olmaktan çıkıp neo-liberalizmin ideolojik payandasına dönüştürüldüğü gibi. Din temel örgütlenme biçimi haline geliyor. Amerikan cemaatçiliğinin yansıması oluyor. Eğitim denilince akla din eğitimi geliyor. Din eğitimine TÜSİAD’ın metininde pek çok vurgu yapılıyor ve dinî özel eğitim yüceltiliyor. Burada da dinin piyasalaşması söz konusudur. Dini içerikte özel okulların kurulması, “Protestan-Evanjelik” kalıbın Türkiye’ye yerleştirilmesi anlamına gelir. Evrensel akli birikimin tüm değerlerinin dışlanması projesi yürütülüyor. Ki bu akılcılık, özellikle, İslâm’ın kurtuluş ilâhiyatlarında da mevcuttur. Örneğin, İbn-i Rüşd tarzı bir akılcılığa da artık yer verilmemektedir. “Sivil toplum kuruluşları” adı altında, yeni din eğitimi veren unsurların ne idüğü belirsiz tariflerle ortaya konulması, tıpkı 40 bin İngilizce öğretmeninin ithali gibi, diğer ülkelerden, Hindistan’dan emperyalizme bağımlı Kadıyanilik(*) tarzı bir takım oluşumların da Türkiye’ye ithalini mümkün kılmaktadır. Türkiye’de Hristiyan misyonerlerden söz ettik ama, yakında İslâm misyonerleriyle de neredeyse tanışacak durumdayız.

Temel hak ve özgürlüklerin elbette ki, içeriği piyasa, teşebbüs, mülkiyet gibi kapitalist özgürlüklerle bağlantılıdır. Bunlara dokunulması imkân dışıdır.

Kent-Devleti ve Etnik Pazar

Kültürel haklar başlığı altında formüle edilenler bir etnik pazarın kurulmasını beraberinde getirecek. Etnik kimlik vurgusundan, kültürel hakların fazlasıyla ön plana çıkartılmasından anlaşılması gereken de budur. Amerika’da 1994 yılı itibariyle etnik Pazar 1 tirilyon dolardır. Ki bu Samuel Huntington’un tespitidir (“Biz Kimiz” adlı kitabında). Korkunç bir rakamdır. Etnik pazar üzerinden yaklaşım, işgücünün etnikleştirilmesi ve serbest bölgeler sarmalı içerisinde kuşatılarak, sadece kendisine kültürel haklar biçiminde sunulanlarla yetinmesini beraberinde getireceği gibi, bir kültürel aidiyet üzerinden insanların sömürülmesini de mümkün kılmaktadır. Emeğin parçalanması garanti altına alınıyor. Tüm grupları, farklı hayat tarzlarını kapsayacak tarzda ayrımcılığı yasaklamaktan söz ediyorlar. Burada bir ikiyüzlülük vardır. Kendi tercih ettikleri ırk, etnik köken veya inanç temelini bunun dışında tutuyorlar. Kendilerinin totaliter diktatörlüğünün dışında kalanları gayri-meşru kabul ediyorlar. Yarın İslâm içerisinde bir “bağımsızlıkçı kurtuluş teolojisi” boy verirse eğer, bunu hemen ezeceklerdir. Devrimci dinamiklerin, Kürt etnik bileşeninde ön plana geçmesi de gayri-meşru kabul edilecektir. Dolayısıyla, burada çok hınzırca bir değerlendirme biçimi vardır.

Sınıf mücadelesinin her türlüsü yasaklanırken, parçalama politikası üzerinden yapılan “sahte mücadele”nin hepsi serbest duruma getirilmektedir. Sahte “öz yönetim” anlayışları ön plana çıkartılıyor. Kent-devletler elbette ki, sahte “öz yönetim”ler devletidir. Burada “yönetimin özlüğü” yerel sermaye gruplarının özlüğüdür.

Otorite Fetişizmi

Hizmetin tüketicisi ile hizmeti sunan gibi hiç bir hukukî değer taşımayan kavramlar, bu anayasa metninde yer alabiliyor. Tüketicilik temel değer haline getirilebiliyor. Parçalanmada sınır tanınmıyor. Sadece bireysel parçalanma yeterli olmuyor, aynı zamanda tüketici birey olmak gerekiyor. Anayasal bir metine bu tip formülasyonların girmesi konusunda tartışmalar yapılabiliyor. Sonuç ne oluyor? Elbette ki, otoriter bir anayasa diyalektiğinin kabullenilmesine gelip oturuyor.

Gayri ahlâki olan liberalizm, beraberinde sonsuza kadar devam edecek bir otoriteryanizmin önünü açıyor. Partilerin tüm temsili organizasyonları, kendi iç iktidar ilişkilerinin sermayeye bağlanması anlamında otoriterleşiyor. Bu otoriterlik, aynı zamanda meclisin demokratik meşruiyeti denilen olguyu da ortadan kaldırıyor.

Yeni anayasanın oluşumuna öneriler getiren bu metin, 1982 Anayasası’nın kompleksini taşıyor. 1982 Anayasası’ndan kopuk olduğunu, ayrı olduğunu göstermeye çalışırken, beraberinde tarihsel, ekonomik, sınıfsal dinamiklerin inkârını getiriyor ve bilimsel hiç bir değer taşımıyor. Bu tarz bir anayasa önerisinin, bilimsel bir değer taşıyabilmesi için, ancak, tarihsel süreklilik vurgusuyla mümkün olabilir. Fakat bu sınıfsal dürüstlüğü sermayenin organik aydınlarından bekleyemeyiz tabi.

Donmuş Köleliğin Cilası: “Hukukun Üstünlüğü”

Yargı tahkim süreçleriyle küresel sermayenin kurumlarına, ideolojilerine ve mekanizmalarına emanet ediliyor. Yargı artık üniter bir çerçeve içerisinde değerlendirilemez. Yargı da parçalanmıştır. Liğme liğme edilmiş parçalar, uluslararası tahkimle küresel şirketlerin insafına bırakılmıştır.

Türkiye’de insan hakları diktatörlüğü söz konusudur. İnsan hakları diktatörlüğü, parçalanmış yargıyı meşrulaştırmanın aracı olarak kullanılıyor. Özellikle sivil toplum örgütleri tarafından geliştirilen insan hakları politikası, neo-liberal kurumlar ve ideolojilerle bütünleşmişliği, kaynaşmışlığıyla toplumsal muhalefetin nefes almasını imkânsız hale getiriyor. İnsan hakları diktatörlüğü, küresel şirketlerin insafına terkedilmiş yargı meselelerinin tahkim sürecinden geçirilmesini, hiç bir biçimde kendisine sorun yapmıyor. Hiç bir biçimde devletle bu noktada karşı karşıya gelmiyor.

Şirketler bu anayasa tartışmalarında tümüyle denetim dışına çıkarılıyor. “Yönetişim ilkesi” devlet için geçerli oluyor, ancak, küresel şirket Türkiye içerisindeki faaliyetleriyle denetlenemiyor. Yerel şirketler de denetlenemiyor. Şirketler dünyası her türlü denetimden azade bir konumda.

Mülkiyet hariç, temel denilen bütün hak ve özgürlükler için bir takım sınırlamalar sistematize bir biçimde savunuluyor. Gene bizim bildiğimiz kamu güvenliği, genel sağlık, diğer sınırlandırma gerekçeleri hep var tabi. Bu gerekçeler hep sınıfsal anlamda ve devrimci hareketleri bastırmak için kullanılmıştır. Dolayısıyla, “özgürlükçülük” iddiası burada kof bir temele oturuyor. “Kişi” statüsüne hapsedilmiş olan insanlar, kişi kavramının sermaye tarafından tarifi ölçüsünde, aslında, donmuş bir köleliğin zincirleriyle bağlı hale getiriliyor. Belki de Türkiye anayasa tarihinde ilk kez “kişi” statüsüne hapsedilmiş insan olgusuyla karşı karşıya kalıyoruz.

Şirket Sömürgeciliğine Anayasal Garanti

Jeo-kültürel küreselciliğin bütün söylemleri, moda terimleri, anayasa tartışmalarında ve formülasyonlarında yer almaktadır. “İyi yönetişim” hakkı ibaresi önemli bir vurgudur. Çünkü “yönetişim”, devletin şirketlere “hesap verilebilirliği” anlamına gelmektedir. Tabi ki, o şirketleri temsil edenler IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’dür. Bu “hesap verilebilirlik”, şirketler söz konusu olduğunda anlam taşımıyor ve bireyin “iyi yönetişim” hakkından söz ediliyor.

Ayrıca Türkiye’de vakıf arazileri üzerinde vakıf üniversiteleri kurarak, devasa orman yağmasına neden olmuş büyük sermayenin önde gelenleri, utanmadan çevre hakkından söz edebiliyorlar.

“Devlet dışı aktörler”in bir takım hak ihlallerinde bulunabileceğinden söz ediliyor. Ki “devlet dışı aktörler” denilirken, kastedilen işçi sınıfıdır. İşte burada bir tehdidin öngörüsünü değerlendiriyoruz ve anayasanın adı konmamış bir “karşı ayaklanma doktrini”ne (**) dayandığını farkediyoruz.

“Son yıllarda farklı Avrupa ülkelerinin vatandaşları, emeklilik hayatını ülkemizde geçirmek amacıyla Türkiye’ye yerleşmekte ve yaşamaktadır” deniliyor ve sayıları on binleri bulan bu kişilerin siyasi katılımından söz ediliyor. Bu Türkiye’de kolonyal bölgeler oluşumunun açıkça ilanıdır. Türkiye’de kolonyal, doğrudan yabancılaştırılmış bölgelerin oluşumu ve mülkiyet temelli serbest bölgeler, latifundia (***) tarzı üretimler, büyük çiftliklerde köleliği getirebilecek uygulamalar gündemdedir. Ki bunların siyasal katılımının bölgesel veya yerel kalmayacağı da açıktır. “Şirketler dünyası” denildiği zaman kastedilen, aynı zamanda yerleşen yabancıların devâsa gıda şirketleri, bio-teknoloji şirketleri ve enerji şirketleridir. Türkiye’de kendilerine koloniler kurabileceklerine dair anayasal garanti verilmek isteniyor.

Ülkeleşen Küresel Şirket Gerçeği

Yeni anayasa önerisinin en önemli özelliği “millileştirme” yasağı getirmesidir. “Uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlal edilmemesi” gibi kaypak ifadelerle, Dünya Ticaret Örgütü’nden, Dünya Bankası’na kadar pek çok küresel sermaye temsilcisi gücün hukuk mekanizmalarına bağımlılığı teyid ediliyor. Diğer yandan da müthiş bir sınıf mücadelesi bilinci dışa taşıyor ve her türlü sol faaliyete izin vermeyeceği, anayasanın sosyalizme kapalı olduğu da teyid edilmiş oluyor. Böylelikle neo-liberal diktatörlüğün anayasası olduğu da netleşmiş oluyor. “Uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlal edilmemesi” gibi bir öneriyle, Türkiye’de yabancılara teslim edilmiş şirketlere “millileştirme” yasağı getiriliyor. Eğer bu şirketler geri alınacaksa, Türkiye’de savaşı göze almak şart ve yeni anayasa önerisi de bu yolu kapatmaktadır.

Yabancıların temel hak ve özgürlükleri yeni anayasa önerisinde birkaç kez vurgulanıyor. Ki yeni anayasada bunun hüküm haline gelmemesi için hiç bir neden yoktur. Yabancı çıkarların korunması konusunda 1982 Anayasası”yla son derece uyum içerisinde olan önerilerdir bunlar. 1982 Anayasası da yabancı çıkarların korunmasına adanmış bir anayasaydı. Bu metin, Tanzimat’ı da aşıyor. Hatta 1856 Islahat Fermanı’nı da aşıyor. Onlar bu kadar cüretkâr olamamışlardır.

Küresel Şirketler Hukukçularını Arıyor

“Hakimler görevlerinde bağımsızdırlar” denildikten sonra, “ulusal ve uluslararası hukuka uygun olarak vicdâni kanaatlerine göre hüküm verebileceklerinden” sözediliyor. Peki, ulusal ve uluslararası hukuk içerisinde kalan hakimler, yerelleşmiş ulusal çerçeveye bürünmüş küresel şirket çıkarlarına bağlı mı kalacaklar? Uluslararası hukuku kim temsil ediyor? MAI Anlaşması, Dünya Ticaret Örgütü Anlaşması, dünya ölçeğinde uluslararası kapitalist tahkim mekanizmaları, Dünya Bankası, IMF ve Wall Street bankerlerinin hükmettiği uluslararası kuruluşları değerlendirdiğimizde, vicdanların yerini uluslararası kapitalist hukukun aldığını görüyoruz.

TÜSİAD’ın Anayasa Raporu’nda defalarca “nefret” vurgusu var. Nedense “nefret”ten çok korkuluyor. Burada kastedilen sınıfsal nefrettir. Kapitalistler kendilerine yönelecek bir nefretin farkındalar. Bunu yasaklamanın peşindeler. Bunun yanı sıra; anti-siyonist dalganın kırılması için, siyonizmi reddeden her türlü akımın, anti-semitizm ile damgalanmasına anayasal güvence gerekiyor. Bu anayasa raporunda bu da öneriliyor.

Şirket Feodalitesi

Çok kültürlülük vurguları var. Çok kültürlülüğün kimin tarafından tayin edileceği belirsiz bırakılıyor. Burjuva fırsatçılığı, kimlik politikası üzerinden meşruluğunu yeniden tarif ediyor ve emekçileri sisteme zincirliyor.

Gericiliğe anayasal güvenceler getiriliyor. Kimlik sorunları hiç mevcut olmasaydı dahi, aşırı merkeziyetçi sistemin gerek “iyi yönetişim” ilkelerine, gerekse çağımızda giderek yükselen “yerel demokrasi” taleplerine ters düştüğü açıktır. Peki, o “yerel demokrasi” taleplerini kim temsil ediyor? Yerel güç odakları temsil ediyor tabi. Bölgeye bakıldığı zaman bu yerel güç odaklarının ilkel bir cinayet ekonomisinden tutun, alt-komprador taşeronluğa uzanan geniş bir yelpazede kendisini ortaya koyduğunu görüyoruz. Ki onların o bölgelerdeki en yakın silah arkadaşları da cemaatlar oluyor. Yeni anayasa önerisi, siyasi gericiliği meşru kalıp haline dönüştürüyor. Bunu sağlarken de, kendine yeni bir etnik Pazar açıyor. Etnik pazarı da, kimlikçilik siyaseti üzerinden garanti altına alıyor. Etnik kimlik serbest piyasası, Türkiye’de yeni kültür ürünlerinin, yeni fikrî mülkiyet haklarının gelişeceği bir piyasalaşmayı Kürtlere dayatmanın aracı haline geliyor.

Şiddetin özgül tezahürleri ve nefret cürümlerinin teşviki, savaş kışkırtıcılığı partiler açısından yasak kabul edilen faaliyetler arasında. Nefret cürümlerinin teşvikinin kapitalistlere ve sisteme yönelik nefreti kapsadığından hiç kuşku yoktur. Bunun yanı sıra “şiddetin özgül tezahürleri” gibi esnek bir tarifle yerleştirilen hüküm, sınıf mücadelesinin ebediyyen anayasa tarafından yasaklandığını ve kutsal ilke haline dönüştürüldüğünü gösteriyor. Bu anayasa önerisinin otoriter ve neo-liberal diktatörlüğün yasallaştırılması eğilimleri, neo-liberal faşizmin tüm kodlarını içermesi, 1982 Anayasası’ndan daha geri bir anayasa hazırlığının göstergesi oluyor.

Piyasa Sömürgeciliği Cephesi

Anayasa sözcüğünü bilinçli olarak kullanıyorum. Çünkü burada TÜSİAD ve TÜSİAD severler, dillerinin altındaki baklayı çıkarmışlardır. Bu kadar açık yakalanmanın verdiği telaş içindedirler. Bu telaşla elbette ki, bunun tartışılmasını fazla istemiyorlar. Bu öneri, tıpkı Yeni Forum’un, Tercüman Gazetesi’nin, 12 Eylül öncesinde de hazırlanıp içerilen TÜSİAD, TİSK görüşlerinin izlediği yol ve yöntemleri, sözde o akademik tarafsızlığın kendisine sağladığı ideolojik mazaret ve meşruiyeti taşıyor. “Hayır” demek gerekiyor. “Bu anayasa sizin anayasanız”. Bunu bir panel, forum, düşünce bileşkesi veya o görüşleri ileri sürenlere aitmiş gibi sunmuyorsunuz. Bu raporu bir tüzel kişilik olarak açıkladınız. Evet, “sizin anayasanız budur”. Bu anayasa çok önemli hükümleriyle Türkiye’de oluşturulacak yeni anayasanın temeli olacaktır. “Karşı ayaklanmacı” devlet yapılanmasının da temelini atacaktır.

“Karşı Ayaklanma Doktrini”ne dayalı devlet yapılanması, neo-liberal ideolojinin, kurumlaşmanın, küresel kapitalizmin sürekliliğinin olmazsa olmaz koşuludur. Böyle değerlendirildiğinde, tüm anayasalardaki en katı hükümler, “karşı ayaklanma doktrini” ideolojisinin felsefesini içerir. Amerikan “Karşı Ayaklanma Doktrini” belgeleri, emperyalist merkezlerdeki anayasal değişimlerin (Britanya, Fransa ve Amerika’dan örnek verilebilir), hem de Türkiye gibi ülkelerdeki değişimlerin köklerini anlamaya yardımcı olacaktır.

General David Petraeus’un imzasıyla yayınlanan “FM3-24” “Karşı Ayaklanma Doktrini” belgesinde şöyle bir ilkenin formüle edildiğini görüyoruz :

“Bugünün hareket ortamı aynı zamanda tüm dünyada devrim niteliğinde değişiklikler yapmaya çalışan yeni bir isyan türünü de içermektedir. Bu tür düşmanların yenilmesi küresel ve stratejik müdahale gerektirmektedir. Gerçek aşırı uçların istediklerinden başka bir sonuca razı edilmeleri pek muhtemel değildir. Bu nedenle de öldürülmeleri veya yakalanmaları gerekir.”

Gerçek neo-liberal hukuk budur. Piyasa köktenciliğinin “Karşı Ayaklanma Doktrini” ile bütünleştiği nokta burasıdır. Dolayısıyla, TÜSİAD’ın anayasa önerisinde “demokrasi” arayanlar ve bunu bulmaya çalışanlar, “Karşı Ayaklanma Doktrini”nin ortalığa saçılmış olan ilke ve formülasyonlarını kurallarıyla birlikte değerlendirirlerse, kendilerinin gelecekte nasıl konumlanacağını da daha net olarak görebilirler. Tarihin sürekliliğine işaret olabilecek yeni bir hükümle karşı karşıya kaldıklarını anlamaları için bunun farkına varmaları gerekiyor. Bir iç savaş aygıtı olarak kontrgerilla yapılanması, “Karşı Ayaklanma Doktrini”ne dayalı devlet, gayri-nizami harbe göre temellendirilmiş “düşük yoğunluklu demokrasi” devleti ve bunların hepsi içiçe geçmiş süreçlerdir. Bunlar yapısal bir şiddeti üretirler. Bu yapısal şiddetin yumuşak Pinoşeci halinden devrimcilerin, toplumsal anlamda kendini muhalif konumlandıranların elde edebilecekleri hiç bir nimet yoktur. Onları bekleyen tek nimet, kontrgerilla belgelerinde açıklandığı gibi “isyan ettiklerinde yakalanmak ve öldürülmektir”. Sadece “yaşam hakkını savunmak” adına bile, neo-liberal jakobenliği temsil eden ve sosyalist jakobenliği ezmeye yeminli olan piyasa köktenciliğinin karşısında yer almak ve bu hukuk entrikalarını reddetmek gerekiyor.

NOTLAR

(*) Kadıyanilik, diğer ismiyle Ahmedîlik, 19. yüzyılda Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından Hindistan’da kurulmuş bir dinî akımdır. Mirza Gulam Ahmed tarafından 1889’da ortaya atılır. İnanç anlamında müslüman olarak tanımlanabilecek olan Kadıyanilik, kurucusu Gulam Ahmed’in 1908’deki ölümünden sonra Hekim Nuriddin’in başkanlığında devam etmiştir. Pakistan Parlementosu’nun teokratik bir yönetime sahip olması nedeniyle ve insanların yoğun bir şekilde bu cemaate katılmaları molla rejiminin müdahalesi ile karşılaşmış ve İslâm dışı bir inanç olarak kabul edildiği için azınlık olarak tanımlanmış, 1974’deki kararıyla, Kadıyaniliğin Pakistan’daki faaliyetlerini sınırlamış, diğer azınlık inançları ile aynı haklar ve özgürlükler verilmiş, aynı sınırlamalara tabii tutulmuştur. Bugün Hindistan, Pakistan, Afrika, Amerika ve İngiltere’nin de dahil olduğu 190 ülkede faaliyetlerini sürdüren Kadıyanilerin sayısının yaklaşık 250 milyon olduğu söylenmektedir. Kadıyaniliğin bugünkü temsilcisi, Gulam Ahmed’in torunu da olan, Mirza Masrur Ahmed’tir. İnanışlarına göre Mirza Masrur Ahmed 5. halifedir, Kadıyaniler ona “Mesih’in beşinci halifesi” diye adlandırırlar.

Bir İslam hareketi olan Ahmediyye’nin şiarı “Herkesi sev, kimseden nefret etme”dir. Bu şiar, İspanya’daki Başarat Camii’nin temel taşının yerine oturtulması sırasında yaptığı konuşmada Mirza Nasır Ahmed tarafından dile getirilmiştir.

Kadıyani Beyaz Minaresi, Ahmediyye mezhebinin bir sembolü ve ayırt edici özelliği olmakla birlikte, bayraklarındaki sembollerden biridir. Kadıyaniliği tanımlamak gerekirse, Kadiyaniliğin kurucusu Gulam Ahmed kendini mehdi ve mesih olarak ilan etmiştir. Dünya çapında yayın yapan Müslim TV Ahmadiyya (MTA) adlı bir TV kanalları bulunmaktadır. Genellikle devletin yetersiz kaldığı Afrika ve Asya’nın birçok ülkesinde okulları hastaneleri vardır ve din dil ırk ayrımı yapmadan cemaat üyelerinin fedakarlıklarıyla hizmet üretirler. Bugün hâlâ yoğun misyonerlik faaliyetlerinde bulunabilmelerinin en büyük nedeni inançlarına göre her inananın vermesi gereken bir miktar zekât, bir tür vergi ve bir tür miras payıdır. İlk Nobel ödülü alan Bilim Adamı Prof. Abdüsselam bu cemaatin bir üyesidir. Yine Birleşmiş Milletler Adalet Divanı Başkanlığı yapmış Sir Zaferullah Han da bu cemaat üyesidir ve eski Pakistan Dışişleri Bakanlığı yapmıştır.

(**) http://www.halksahnesi.org/soylesiler/neogladio1/neogladio1.htm

(***) Latifùndio kelimesi latinceden gelmektedir. Tek kişinin sahip olduğu büyük genişlikte toprak anlamına gelir. Roma imparatorluğu

‘nda tarım yapılan topraklar, seferberlik yüzünden savaşa gitmek zorunda kalan sahiplerinden, zenginler tarafından alınıp bu latifundia’ya katılmıştır. bu işletmelerde köleler ucuz işgücü olarak çalıştırılıyor ve piyasaya yönelik kâr amaçlı üretim yapılıyordu. Günümüzde ise, Latin Amerika’da, ilkel yöntemlerle ve yarı-köle özellikte ırgatlık ve çobanlık yapılan, sahibi çoğu kez başka yerde oturan büyük çiftlikler anlamına geliyor.

Söyleşinin 1. Bölümü “TÜSİAD Vesayeti” için tıklayınız:

www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx

Söyleşinin 2. Bölümü “‘Barış’ Kalpazanlığı” için tıklayınız:

www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx

Söyleşinin 3. Bölümü “ ‘Kaderin’ Piyasalaşması” için tıklayınız:

www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx

Söyleşinin 4. Bölümü “İnsafın İnfazı” için tıklayınız:

www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx

Söyleşinin 5. Bölümü “Değişim Barbarlığı” için tıklayınız:

www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx

Masal bitti: ‘Hasta adam’lar çoğalıyor!

İbrahim Karagül

20 Nisan 2011

Kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poors, ABD’nin kredi notunu durağandan negatife çevirdi.

Dünyanın ekonomik devi, beyni, 2009 kriziyle sarsılan gücünün duraklama dönemine girdiğini, artık güvenilir bir ekonomi olmadığını, giderek içe kapanmak zorunda olduğunu, süper güç masalının sonuna gelindiğini az çok biliyorduk.

Ama artık bu masalın bittiğini söyleyebiliriz. Siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik açıdan “gücüne erişilemez” dev, çaresizlik içinde kıvranırken, deprem Avrupa’yı da sarsmaya başlarken bizler tarihsel bir kırılma yaşandığına, güç kaymalarının zorunlu olduğuna, küresel güç dengesinin değişeceğine dair tartışmaları Türkiye’ye taşımaya çalışıyorduk.

Öyle de oldu… Önce ABD’yi vuran deprem sonra Avrupa’yı dağıttı. Avrupa Birliği projeleri, süper Avrupa fikri zayıfladı. AB ülkeleri, “herkes başının çaresine baksın” diyerek birlik ruhunu hızla terketti. Son on yılda, bütün birikimlerini, değerlerini hızlı bir şekilde terk ettiği gibi… Çaresizlik, çözümsüzlük derinleşti. Güçlü ekonomileri, bırakın diğer üyeleri kurtarmayı, kendilerini kurtarma telaşına düştü. Birlik düşüncesi, jeopolitik hedef olmaktan çıkıp kültürel, içe kapanmacı, diğerlerini düşman bilen bencil bir boyut aldı.

Bugün Yunanistan, İspanya ve İrlanda’yı batıran, İspanyayı batırmak üzere olan, İngiltere’yi “Avrupa’nın hasta adamı” haline dönüştüren kriz, kısa süre sonra bütün kıtada sosyal patlamalara, aşırı sağın yükselişine hatta yeni bir ırkçılık dalgasına kadar uzanacak bir tehdit haline geldi. Artık Avrupa’nın, kendini düşünmekten dünya ile ilgilenecek mecali kalmadı. Yakın gelecekte bir çıkış yolu da görünmüyor.

ABD de aynı durumda. Artık sermaye de vizyon da bu ülkelerden kaçıyor. Başka adreslere, iklimlere yöneliyor. ABD’nin kredi notunun negatife çevrilmesi, aslında gecikmiş bir tespit. 2009’da bu yapılmalıydı ve gerçek de buydu. İki kıta da durgunluktan gerilemeye doğru hızla güç kaybediyor. Bu aşamada neler olur?

İşte burası önemli. Bırakalım küresel vizyonları, dünyaya öncülük etmeyi, bu ülkeler dünya için dehşet bir tehdide dönüşebilir. Çaresizlik, yeryüzünün kaynakları üzerinde hiç görülmemiş talana, kavgaya, savaşlara neden olabilir. Kaynak ve gıda savaşları insanlık tarihinin en hazin sayfalarını aralayabilir.

Bunlar kimseye şaşırtıcı gelmesin. Büyük savaşlara, buhranlara bakın. Hepsi benzer gerekçelerle başlamadı mı? İnsan ırkının yaşadığı en büyük trajediler açgözlülükle başlamadı mı?

Kuzey Afrika’dan Orta ve Doğu Asya’ya uzanan kuşakta başlayan, genişleyerek büyümesi beklenen değişim ve arayışta bu çaresizliğin etkileri çok fazla. Bu ülkeleri varolan ekonomik sisteme entegre etmek ve kaynaklarını denetim altına almak büyük krizden çıkış arayanların hedeflerinden biri. Mesela Libya’nın tam bağımsız merkez bankası gibi. Direnişçilerin yaptıkları ilk iş Bingazi’de bir Merkez bankası kurmak oldu. Size de tuhaf gelmiyor mu?

ABD’nin krizi öncelikli güvenlik tehdidi ilan etmesi aslında bütün bu açıklamaları içeriyor. İlk kez böyle bir şey oldu. Ne İslamcı tehdit, ne Çin ne Batı medeniyetine yönelen tehditler. Onlar için tek tehdit algılaması vardı o da kriz.

16 istihbarat kuruluşundan oluşan ABD Ulusal İstihbaratı, bu tehdidi şöyle açıklamıştı: “Zaman en büyük düşmanımız. Krizden çıkış ne kadar uzun sürerse, ABD’nin stratejik çıkarlarına zarar verme gücü o kadar yüksek olacaktır. Kriz dünyanın dörtte birinde istikrarsızlığa yol açacaktır. Mevcut rejimi tehdit eden risk faktörleri artmaktadır. Çöküşten kurtulamayan ülkeler yıkıcı korumacılığa yönelebilirler…” ABD için kriz artık bir rejim meselesidir…

Uzun zamandır krizin siyasal, toplumsal sonuçlarına, dünya genelinde yol açacağı jeopolitik güç kaymalarına hatta harita değişiklikleri ihtimaline dikkat çekiyoruz. Küresel hal alsa da, krizin nihayetinde en büyük zararı merkez ülkelere vereceğini, bu ülkelerin güçlerinde ve etkinliklerinde ciddi daralma yaşanacağını, özellikle Amerika’nın küresel liderlik rolünde ciddi gerileme söz konusu olacağını, bugünkü ekonomik sistemin açıklarını kapatmakla krizin sona erdirilemeyeceğini, İkinci Dünya Savaşı sonrası sistemin çöktüğünü, yeni güç dengelerinin oluşacağını, bu değişimin çok ciddi bölgesel çatışmalara yol açacağını, kaynak ve ticaret savaşları döneminin başlayacağını ısrarla vurguladık. Hala aynı kanaatteyiz. Yeni güçlerin, aktörlerin tarih sahnesine çıkacağına inanıyoruz.

“Krizin üstesinden gelindi” iyimserliklerine hiçbir zaman inanmadım. İyimserlik pazarlanıyor, psikolojik bir operasyon yürütülüyor sadece. Şimdiye kadar çözüm yolunda hiçbir esaslı adım atılmadı. Sadece ürkütücü sonu biraz erteleyecek tedbirler alındı. Trilyon dolarlar merkez bankalarından piyasaya akıtıldı. Sonuç? Hiçbir şey…

Para akıtılan yerler, mekanizmalar zaten krizin sorumlusuydu. Vergiler aynı yerlere gidiyordu. Bunun sosyal sonuçları üzerinde de duruldu. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri olağanüstü hal yasalarını revize ettiler. Ürkütücü düzenlemeler içeren bu hazırlıklar aslında onları nasıl bir gelecek korkusunun sardığına da işaret ediyordu.

Krizin jeopolitik çözülmelere yol açacağına yönelik inancımız giderek güç kazanıyor. Bu çözülme, sadece Ortadoğu coğrafyasında olmayacak. Arap Baharı’nın mimarları gibi görünenlerin çok yakında Avrupa başkentlerinde aynı öfkeyle yüzleşeceklerini şimdiden söyleyelim.

Kahire’de, Şam’da, San’a da sokakları saran ateş, yarın Paris’te, Londra’da, Marsilya’da, ABD kentlerinde de görülecek. Asıl rejim değişikliği o zaman olacak…

Yeni Şafak

Bu konuda daha fazla bilgi için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2298&mforum=entellektuel

PROJE SÖZCÜĞÜ

BATIDAN GELMİŞ

EN TEHLİKELİ

SÖZCÜKTÜR

Bülent ESİNOĞLU
12.04.2011

Çağımızda proje sözcüğü, her türlü melanetin allanıp pullanıp halka kakalanmasını sağlayan sihirli sözcük olmuştur.
Hatta öyle bir içeriğe ulaşmıştır ki, hile ve desisenin adı, proje olmuştur.
İki kişi kendi aralarında üçüncü bir kişi için hazırladıkları tertibin adına proje demektedir.
Avrupa Birliğinden para almak için üniversitelerimizde proje sevdası oluşmuştu.
Hala da devam eder.
Üniversitelerde Avrupa Birliği bölümleri bunun için kuruldu.
Pazar araştırması yapar gibi etnik kimliklerin benlik araştırması yaparsın, topladığın verileri verirsin Avrupa’ya, alırsın parayı, yaptığın işin adı proje olur.
Yani misyonerlik hizmetlerinin adı proje olmuştur.
Kendinle ilgili bilgileri toplayıp vermenin adı projedir.
Ülkemiz Batının özelleştirme saldırısına uğradığı ilk yıllarda, özelleştirmenin adı; sermayeyi etkinleştirme ve verimlilik projeleri idi.
Batının böyle mikro projelerini uygulaya uygulaya bu günlere geldik.
En sonunda, Büyük Ortadoğu Ve Genişletilmiş Kuzey Afrika Projesi ile karşılaştık.
Dikkat ederseniz, bölünmenin ve rejimlerin değiştirilmesi de projedir. Ne yazık ki bizim projemiz değildir.
Mikro projeler ile elde ettikleri sonuçları, şimdi marka büyüklüğe taşımış durumdalar.
Yalnız bu projenin kurdelesinin kesilmesi için son bir proje kaldı. Bunu tamamladılar mı, detaylar bitmiş işletmeye alma zamanı gelmiş demektir.
Biz mühendisler bir fabrikanın kuruluşunu yaparken, tüm makinelerin montajı bitip, soğuk çalışmalara başladığımızda, işletmeyi yürütecek olanlara, işletme ve bakım talimatları yapar, işçilerin eline verirdik.
Birkaç proje örneği daha vereyim.
Mesela, profesyonel orduya geçme hazırlıkları, Türk Ordusunun hakkından gelme projesidir. Ergenekon Tertibi bu amaca ulaşmanın bir alt projesidir.
Şimdi Batıdan alacağımız son proje, Anayasa Projesidir.
Fabrikayı onlar için nasıl işleteceğimizi, ürünü kime teslim edeceğimizi bu yeni anayasa ile elimize vermiş olacaklardır.
Bu ülke projeden çektiğini hiçbir şeyden çekmedi.
Siz, siz olun birileri size yeni bir projeden bahsederse, bin kere düşünün. Hele hele proje Batıdan geliyorsa sakın yaklaşmayın.

http://www.ordumillet.com/

DAVUTOĞLU’NUN OYUNU

05/04/2011
Mehmet Ali Güller

New York Times’dan Scott Malcomson Türkiye’nin Libya’daki krizi fırsata dönüştürdüğünü yazmış. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu övgüleriyle dolu makalenin bizi ilgilendiren, daha doğrusu AKP’nin tabanını ilgilendirmesi gereken yeri ise şöyle: “Hangi büyük NATO üyesi ülke, Libya’da NATO’nun görev almasına şiddetle karşı çıkıp sonra bu planı savunma oyununu oynadı?”

Davutoğlu’nun, daha doğrusu AKP’nin dış politikasının esası işte bu! Yani içeriye başka dışarıya başka davranmak ve muhatabına başka, model ortağına (ABD’ye) başka davranmak…

Gelin bugün, Malcomson’un övdüğü bu oyunun “sıfır soruna” nasıl yansıdığının çetelesini çıkaralım:

YUNANİSTAN

Daha dün, Erzurum’da “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalcidir” diyen Yunanistan Başbakanı Papandreu’ya yanıt veremeyen Tayyip Erdoğan hükümeti, bugün dönüp Yunanistan’ı Bülent Arınç’ın ağzından “mendil açıp yardım dilenecek” diye küçük görmüş ve kriz çıkarmıştır!

SURİYE

Şam’la birkaç yıldır açılım üstüne açılım yapan, Şam-gen diye vize şovu yapan AKP, şimdilerde ABD’nin kışkırttığı kalkışmalara açıktan destek vermekle ve Beşar Esad’a baskı uygulamakla meşgul!

İRAN

ABD’nin isteği doğrultusunda “kolaylaştırıcı” rol üstlenerek Tahran’la müzakereler yürüten, Ahmedinejad’ı masada tutabilmek için “takas anlaşması” imzalayan Davutoğlu, sonra dönüp ABD’nin iki projesine onay verdi: Hem BM’nin yaptırım kararlarını uygulayarak İran uçaklarını durdurma noktasına geldi, hem de NATO’nun Tahran’ı hedef alan “füze kalkanı”na onay verdi. Sıfır sorunun vardığı son nokta şu: 24 Nisan günü bir Ermeni yönetmenin çektiği “soykırım” filmi Tahran’da gösterime girecek, hem de parlamenterlerin katılımıyla…

IRAK

Erdoğan ABD’nin üç parçalı Irak planına uygun bir şekilde, Bağdat-Necef-Erbil eksenli Irak ziyareti gerçekleştirdi. Sünni Irak’ın merkezi Bağdat’ı, Şii Irak’ın merkezi Necef’i ve Irak Kürdistanı’nın merkezi Erbil’i ayrı ayrı “tanıdı”!

İSRAİL

Başbakan Erdoğan Davos’ta “one minute” demiş ve Şimon Peres’in şaşkın bakışları arasında “bir daha da Davos’a gelmek” diyerek salonu terk etmişti. Erdoğan yan odaya geçtiğinde, “Ben one minute’i Peres’e değil, moderatöre dedim” şeklinde manevra yapmıştı! “Bir daha da Davos’a gelmem” diyen Erdoğan hükümeti, iki yıl sonraki Davos’a katılmıştı! Şimdilerde Şimon Peres’in İstanbul’a daveti gündemde…

LİBYA

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, önce “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye tepki gösterdi, sonra İzmir’i Libya’ya NATO saldırısının karargâhı yaptı!

NATO

Başbakan Erdoğan, genel sekreterliği gündeme gelen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’e “Danimarka’da Müslüman karşıtı karikatürlere engel olmadığı” için karşı çıkmıştı! Rasmussen, bir hafta sonra NATO Genel Sekreteri olduğunda, Başbakan Erdoğan “istediğimizi aldık” demişti!

AFGANİSTAN, LÜBNAN, SOMALİ

AKP, ABD ve NATO’nun talepleri doğrultusunda Mehmetçik’i Afganistan, Lübnan ve Somali’ye sürdü! Ki Soros, Sabancı Üniversitesi’nde açık açık şöyle seslenmişti hükümete: “En iyi ihraç malınız, ordunuzdur”.

AZERBAYCAN

AKP’nin uyguladığı “Ermeni Açılımı”, Türkiye – Azerbaycan ilişkilerini donma noktasına getirdi. Öyle ki, Bakü – Ankara dostluğunun üzerinde sallanan en küçük kılıç, enerji kılıcı!

KKTC

Önce Rauf Denktaş’ı hedef ilan edip Türkiye’nin resmi Kıbrıs politikasını ABD – AB ekseninde kevgire çeviren AKP, süreç içinde hem KKTC’yi hem de Kıbrıs Türk’ünü karşısına aldı, kaybetti!

SONUÇ

Tüm bu “oyun” diye nitelenen dış politika facialarının sebebi AKP ile Washington arasındaki “BOP Eşbaşkanlığı” üzerinden kurulan ilişkidir. İlişkinin bu bağımlı biçimi, Türkiye’yi komşularıyla sıfır soruna değil, savaşa götürür!

MEHMET ALİ GÜLLER
http://mehmetaliguller.com/2011/04/05/davutoglu%E2%80%99nun-oyunu/

FETHULLAH GÜLEN’IN ENTELEKTÜELLIĞI…
SALIH SELÇUK
selcuksalihcaydi@gmail.com

Ahmet Şık’ın kitabında Fethullah Gülen’den uzun alıntılar var. Ben, şimdiye dek tek bir Fethullah kitabı okumadım… O Sızıntı dergisini görünce de aklıma Avrupa’daki “Yehova’nın Şahitleri” tarikatının -aynı ebattaki- dergisi “Wachtturm” geliyor ve miğdem kalkıyor…

Ben bu tip dergileri, beyin yıkayarak insanları araçsallaştırmak veya koyunlaştırmak için kullanılan bir tür araç olarak görüyorum… İnsanın ruhsal özgürlüğüne kastedenleri değil anlamam, bağışlamam bile mümkün değil…

Ben özgür ve canlı insanlardan yanayım, onların yanındayım…

Kitapta, Fethullah Gülen’in “entelektüalizmi” dikkatimi çekti…

Yabancı terimleri (handikap vs.) gereksiz yere, bazen de yanlış kullanıyor…

Ortaokulda “çalışakan” (inek!) çocuklar vardır. Yeni öğrendikleri ama anlamını bilmedikleri terimleri, olur olmaz kullanır ve dğer ortaokulluların yanında bilgiçlik taslarlar. Diğer garibimler de bu lafları birşey sanır ve kuzu kuzu dinlerler arkadaşlarını…

Fethullah Gülen’inki biraz böyle…

İnsan üzülüyor ve acıyor aynı zamanda…

Bundan yirmi-otuz yıl önce, iyi niyetli cahil insanları karşısına alıp onlara, anlamadıkları/anlamadığı terimlerle “güçlendirdiği” laflarla birinci sınıf örgütçü öğütleri veren, onların çocuklarından beyni/ruhu/vicdanı hocalarına ipotekli bir “Altın Nesil” (Hitler’in Aryen ırkı gibi) yetiştirmeye kalkan, dünyayı yarım akıllı ideolojik teknokratlarla yönetebileceğini sanan bir self-made vaiz, self-made propagandist…
(Sovyet deneyiminden de bir şey öğrenmemiş!..)

Yüce hedefler için herşeyden feragat edilebilir mi?!..

İnsanlardan özgür insan olmaktan vaz geçerek özgürlük için mücadele etmelerini istemek olayı, bilmemkaçbin yıldan beri aynı…

İnsanlar bu yalana -nedense!- hep kanar…

Bulunmaz Hint kumaşından böyle “ruhaniler” asla rahat değildirler, çünkü vasatlıklarının ve Tanrı’yla aralarındaki o uzuuun mesafenin her daim bilincindedirler…

Onlar, dünyalara hükmetseler yetmez…

Ancak vasat olmayanları, özgür ve canlı olanları iyice etkisizleştirip kontrol edebilirlerse, hatta yokedebilirlerse rahat edebileceklerini, ortada sadece onlar gibi olanlar kalınca huzura erebileceklerini, kendi sahteliklerini ancak o zaman unutabileceklerini sanırlar…

Ancak o zaman sihirli aynalara dönüp, “Ayna ayna söyle bana… Var mı benden güzeli?” diye soracaklardır… (Ve hep o mallum yanıtı alacaklardır.)
Kendinden daha iyi, canlı, özgür ve hakiki olanlar var oldukça huzur bulmayacaklardır -bulamazlar…

Ama sahici, dürüst, katakullisiz olan da eninde sonunda mutlaka galebe çalar. Doğanın ve Tanrı’nın kanunudur. Hakiki olan tek bir kişi bile kalsa, sonunda galebe çalar…

Şimdi bu tarih yeniden yaşanıyor…

Devletin en kilit yerleri, “Altın Aryen” tipi örgütlenmelerin elinde de olsa ve “Artık bize kim birşey yapabilir ki?” diye de düşünseler… o hiç ummadıkları çöküşü, hiç ummadıkları biçimde tadacaklardır…

Devran böyle…

Seyreyleyin…

http://konstantiniye.blogspot.com/

Haçlı sürülerinin Irak’ı işgali de 8 yıl önce bugün başlamıştı
Oğuz Gürses
20 Mart 2011

ABD komutasındaki haçlı sürülerinin Libya’ya düzenledikleri hava saldırısının tarihi çok dikkat çekici .

Çünkü, ABD komutasındaki aynı haçlı sürüleri 8 yıl önce bugün (20 Mart 2003) Irak işgalini başlatmışlardı.

Libya’da yaşanan olaylar karşısında yapılan en önemli uyarı bu ülkenin de Irak’a dönüşmemesi yönünde.

Ancak, bugün, yani 20 Mart tarihi, her iki ülke açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü bugün, yani 19/20 Mart 2011’de ABD komutasındakl haçlı sürüleri Libya’ya havadan ve denizden büyük bir askerî saldırı başlattı.

Şimdi tam 8 yıl geriye gidelim…

2003 yılında bugün (20 Mart 2003), ABD komutasındaki haçlı sürüleri Irak’ı işgale başlamıştı.

Milyonlarca Iraklı Müslüman bu vahşî haçlı sürüleri tarafından katledildi, yaralandı, esir alındı, yurtlarından edildi…

Ama yüzbinlerce haçlı saldırgan, Iraklı direnişçiler tarafından ödürüldü, yaralandı, kalıcı sakatlıklara maruz bırakıldı, kafayı yedi/balataları sıyırdı, korkudan intihar etti…

Ve ABD ekonomisi büyük bir krize girerek çöküşün eşiğine kadar geldi ve halen o eşikte duruyor…

8 yıl sonra aynı gün aynı haçlı sürülerinin Libya halkının üzerine havadan bombalar yağdırmaya başlamasının sonucunun nasıl olacağını Libya halkının ve dünya Müslümanlarının bu saldırı karşısındaki tavırları belirleyecek…

Umarız Irak’taki ve Afganistan’daki şanlı direnişler gibi bir direniş Libya’dan başlayarak dalga dalga bütün dünyaya yayılır da…

Batı emperyalizminin kanlı leşi Akdeniz’in mavi sularına gömülür gider…

Dünya kurtulur…

İnsanlık kurtulur…

Hepimiz kurtuluruz…

Kaynak: http://www.millibirlikruhu.blogspot.com/

Jean Bricmont

Libya ve ‘insancıl emperyalizm’in geri dönüşü

19 Mart 2011

Bütün ekip gene ortalıkta: Avrupa solunun partileri (Avrupalı “ılımlı” komünist parti grubu), şu anda Daniel Cohn-Bendit ile birlik olan, yaşamı boyunca beğenmediği tek bir ABD-NATO savaşı görmemiş olan “Yeşil” Jose Bose, birkaç Troçkist grup ve tabii Bernard-Henry Levy ve Bernard Kouchner… Tümü Libya’ya “insancıl müdahale”de bulunulmasını istiyor veya tutumları çok daha makul olan Güney Amerika solunu “Libyalı zorba”sının “yardımcı ahmakları” olmakla suçluyor.

On iki yıl sonra Kosova tekrarlanıyor. Yüz binlerce ölü Iraklı; NATO, Afganistan’da çıkışı olmayan bir durumda; ve bunlardan hiçbir ders almamışlar! Kosova savaşı var olmayan bir soykırımı durdurmak, Afganistan savaşı kadınları korumak (şimdiki durumlarına gidip de bir bakın) ve Irak savaşı da Kürtleri korumak için yapılmıştı. Bütün savaşların gerekçesinin her zaman insancıl bir bahane olduğunu ne zaman anlayacaklar? Hitler bile Çekoslovakya ve Polonya’ya “azınlıkları korumak için” girmişti.

Öte yandan, Robert Gates gelecekte, ABD Cumhurbaşkanı’na Asya ve Afrika’ya asker göndermesini öneren bir savunma bakanının hemen bir “kafa doktoruna muayene olması” gerektiğini öneriyor. Amiral McMullen aynı şekilde, dikkatli olmayı salık veriyor. Savaş yanlısı grup, insancıl savaşçılarla beraber Yeşiller, feministler ve tövbekar komünistler dahil neo-con ve liberaller koalisyonu iken, barış hareketinin merkezinin Pentagon ve Dışişleri Bakanlığında olması günümüzün en büyük paradoksu.

Bugünlerde herkes küresel ısınma nedeniyle tüketimini kısıtlamak zorunda ama emperyalizm sürdürülebilir kalkınmanın bir parçası olmuş ve NATO savaşları de geri dönüşümlü.

Tabii ABD’nin savaşa başlama veya başlamama nedenleri savaş yanlısı solcuların öne sürdüğü tavsiyelerden bağımsız. Verilen kararda petrolün de önemli bir rolü olacağa benzemiyor çünkü Libya petrolünü satmak zorunda ve Libya’nın gücü petrol fiyatlarını önemli bir ölçüde etkileyecek miktarda değil. Tabii Libya’da karışıklık hakkında çıkan spekülasyonlar fiyatları biraz etkiliyor ama bu başka bir konu. Siyonistler Libya konusunda belki ikili düşünüyor: Kaddafi’den nefret ediyorlar ve en utanç verici bir şekilde devrilmesini isterler ama onun muhaliflerini de beğeneceklerinden emin değiller (ve bildiğimiz kadarıyla beğenmeyecekler).

Savaş yanlılarının savundukları ana düşünce, eğer sonuç kolay ve kısa sürede alınırsa, Irak ve Afganistan yüzünden imajı sönükleşen NATO ve insancıl müdahaleyi eski konumuna döndürmek. Yeni bir Grenada veya hiç olmazsa, yeni bir Kosova tam da gereken bir şey. Müdahale için bir başka neden isyancıları daha iyi denetlemek için, onlar zafere doğru giderken onları “korumak.” Ama pek olası değil: Afganistan’da Karzai, Kosova’da ulusçular, Irak’ta Şiiler ve tabii İsrail gerekince Amerikan yardımını kabul etmeye ve ondan sonra kendi işlerini istedikleri gibi sürdürmeye razılar. Ve “kurtuluştan” sonra Libya’nın tam bir askeri işgalinin sürdürülemez olması ABD açısından müdahaleyi çekici olmaktan çıkarıyor.

Öte yandan, işler kötüye giderse, bu muhtemelen Amerikan imparatorluğunun çöküşünün başlangıcı olacaktır. Bu nedenle başta olan ve işi Le Monde’da makale yazmak ya da ekranda diktatörlere saldırmaktan ibaret olmayan sorumlular uyarmaktadır.

Sıradan yurttaşların Libya’da olan bitenleri tam anlamıyla bilmesi çok zor çünkü batı medyası Irak, Afganistan, Lübnan ve Filistin’de saygınlığını tümden yitirdi ve alternatif medya da her zaman güvenilir değil. Bu, tabii, savaş yanlısı solun Kaddafi hakkında yayınlanan en kötü haberlere, 12 yıl önce Miloseviç’te olduğu gibi, doğru diye inanmalarını engellemiyor.

Yugoslavya’da Kosova davasında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde olduğu gibi, şimdi de Uluslararası Mahkeme’nin olumsuz etkisi açıkça görünüyor. Tunus ve Mısır’da fazla kan dökülmemesinin nedenlerinden biri, Bin Ali ve Mübarek için bir çıkış yolu olmasıydı. Ama “uluslararası adalet” Kaddafi ve belki de yakınları için böyle bir çıkış yolunu kapatmak istiyor ve bu nedenle sonuna kadar savaşmaya kışkırtıyor.

Avrupa solunun dediği gibi eğer “başka bir dünya mümkün” ise, o zaman bir başka batı da mümkün olmalı ve Avrupa solu bu yolda çalışmaya başlamalı. Bolivar Birliği’nin son zamanlarda yapılan toplantısı örnek alınabilir: Latin Amerika solu barış istiyor ve Amerikan müdahalesine karşı çıkıyor çünkü Amerika’nın kendilerine göz diktiğini ve kendi sosyal değişimlerinin her şeyden önce barış ve bağımsızlık gerektirdiğini biliyorlar. Bu nedenle, hükümet ve isyancılar arasında görüşmeleri başlatmak için mümkünse Jimmy Carter (hiç de Kaddafi kuklası değil) önderliğinde bir uluslararası delege gönderilmesini öneriyorlar. İspanya ilgilendi ama Sarkozy tabii hemen reddetti. Bu öneri hayali gelebilir ama eğer Birleşmiş Milletler tüm gücüyle destek olsaydı öyle olmayabilirdi ama Amerika ve Batı’nın etkisiyle bu artık imkânsız. Ama şimdi veya yakın gelecekte Rusya, Çin, Latin Amerika ve bazı başkaları dahil müdahale dışı bir koalisyon beraberce çalışıp Batı müdahaleciliğine karşı inanılır alternatifler yaratabilir.

Latin Amerika solundan farklı olarak, zavallı Avrupa solu politika nasıl yapılır duyusunu tamamıyla yitirmiş. Sorunlara çözüm için somut öneriler ileri süremiyor, sadece diktatörler ve insan haklarının çiğnenmesine karşı tantanalı bir ahlaki tutum alıyor.

Sağı birkaç yıl geriden izleyen sosyal demokratik solun kendine özgü düşünceleri yok. “Radikal” sol sık sık Batı hükümetlerini birçok yönden suçluyor ama aynı hükümetlerin dünyanın her köşesinde demokrasiyi korumak için müdahale etmesini istiyor. Bu politik düşünme yetersizliği onları yalan haber yayma kampanyasına karşı savunmasız bırakıyor ve NATO-ABD savaşlarının pasif şakşakçıları yapıyor.

Bu solun tutarlı, kolayca anlaşılır bir programı yok ve bir tanrı onları iktidara getirse, ne yapacaklarını bilemeyecek. Bu soldakiler Chavez ve Venezüella Devrimini “desteklemek” yerine –ki bu bazılarının sıkça tekrarlamaya bayıldığı gibi, anlamsız bir iş- alçakgönüllülükle onlardan öğrenmeli ve öncelikle politikanın nasıl yapıldığını yeniden öğrenmeli.

*Jean Bricmont, Belçika’da fizik öğretiyor ve Brüksel Mahkemesinde bir üye. Kitabı “Humanitarian Imperialiasm” Monthly Review Press tarafından yayınlandı. Bricmont@uclouvain.be adresinden iletişim kurulabilir.

[Counterpunch’taki İngilizce orijinalinden Emine Kunter tarafından 5deniz.net (Sendika.Org) için çevrilmiştir]

sendika.org

KÜRESEL KATİLLER LİBYA’DA
EREN EĞİLMEZ
20 Mart 2011

“Askeri vesayet”in olmadığı “ileri demokrasi” ülkeleri profesyonel ordularıyla “barbar” Afrika’ya “uygarlık”, “demokrasi getirecekler ve karşılığında da Libya’nın petrolünü kendi ellerinde tekelleştirecekler. Ancak herşey bununla sınırlı değil… [Eren Eğilmez yazdı]

Irak’ı “Saddam katildi”, Afganistan’ı “Taliban’a iyi oldu” diyerek meşrulaştırdınız. Libya’nın doğal zenginliklerine el koymak ve enerji yollarının Batı tarafından ele geçirilmesi için şimdiki bahane ise Kaddafi…

Oysa Cameron, Sarkozy, Obama, Berlusconi; Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan’ın işbirlikçi yönetimleri vd tertemiz değil mi?

Peki, Bingazi direnişçileri iki mermilerinden birini diktatör Kaddafi’ye diğerini Fransa, ABD, İngiltere gibi işgalci güçlere karşı mı sıkacaklar?

Evlerimize TV kanallarımız aracılığıyla dolan propaganda görüntülerinden anlaşıldığı üzere, Bingazi direnişçileri emperyalizme karşı yurdunu savunan bağımsızlık savaşçıları olmak yerine emperyalizmin yerli işbirlikçisi olmayı tercih etmiş gibi görünüyorlar.

Bingazi direnişçileri ülkelerinin işgalini ve işgalcileri sevinç içinde karşılıyorlar.

Bu mandacı histeriyi en iyi Türkiye halkı bilir. Eğer Libya Kaddafi muhalifi isyancıların da yurduysa isyancılar hem diktatöre hem de işgalciye karşı direnmek zorundadırlar…

Diktatör Kaddafi ise hala “El Kaide’ye direneceğim” diye açıklamalar yapıyor.

Suç Kaddafi de değil, yıllarca O’na tahammül eden Libya halkındadır. Eğer Libya halkı zamanında Kaddafi’yi devirerek özgürlük şerbetinden içebilseydi şimdi onurlarıyla işgale karşı da direniyor olacaklardı.

Libya halkı Ömer Muhtar’ı nasıl unuttu?

Eğer bir direniş mirasını diktatörlere de direnerek yaşatmazsanız hem mirasyedi olursunuz hem de tıpkı Libya halkı gibi verdiğiniz bağımsızlık savaşlarınızı ve zamanında ödediğiniz bedelleri de unutursunuz.

Şimdi halkına devlet televizyonundan Ömer Muhtar’ı hatırlatmaya çalışan Kaddafi’nin yaptığı çaresizlik içinde ruh çağırmaktır. Kaddafi’nin yıllar içinde üzerine beton döktüğü bu ruh şimdi Libya’ya geri dönüp O’na saltanatını devam ettirme fırsatı vermiyor işte…

ABD, İngiltere ve Fransa Libya halkına birlikte vuruyorlar. Küresel zorbaların mazlum halklara karşı bitmeyen hıncıdır bu…

Küresel katiller yıllar evvel kovuldukları topraklardan ve onları kovan halklardan şimdi öç alıyorlar.

Türkiye’yi yönetenler ise onlarca yıldır bu katillerle müttefik, stratejik ortak vb kisveler altında koyun koyuna oldular ve onların verdikleri nişanları, ödülleri gururla taşıdılar.

Bir gün gelir de bu katil sürüleri bizim de kapımıza dayanırsa Asya halklarının 90 yıl evvel bize verdikleri desteği onlardan bir kez daha beklemeye, istemeye hakkımız da yok yüzümüz de…

Libya konusunda pısırıkça, hiçbir etkisi olmayan açıklamalar yapan Türkiye daha düne kadar sağda solda kendisine stratejik derinliğe sahip bölgesel güç diyordu.

Buralarda derinliği ve bölgesel güç olanın kimler olduğunu şimdi yakından gördük. Gemiyi yanaştırıp, uçağı havalandıranların kimler olduğunu bay “Davut yıldızı” da görmüş müdür acaba?

Türkiye henüz profesyonel orduya geçmediği için bu “uygarlaştırma şöleni”ne, silah tüccarı dev ekonomilerin Libya’daki silah fuarına şimdilik katılamıyor. Ülkemizin hakim güçleri yani bizleri yönetenler işsiz gençlerimizi parası karşılığı Libya’ya sürmek için aslında can atıyorlar.

Bakın stratejik ortaklarımız Libya’yı kana buluyor. Bu ortaklıktan payımıza ne düşecek, ne bekliyoruz bu ortaklıktan, onların yıktıklarını bizim müteahhitlerimiz mi yapacak?

İşbirlikçiliğimizin karşılığı kanlı ekmek mi?

Düne kadar “NATO’nun Libya’da ne işi var” diyen başbakanımız şimdi ne diyecek: “Ben NATO dedim BM demedim ki!” mi diyecek? Zamanında “Davos sirkinde” One Minute diyenler, şimdi one dahi diyemiyorlar…

Halbuki dün Erdoğan “one minute” dediğinde helal olsun demiş ve bakalım devamını getirebilecek mi diye sormuştuk. Bugün resim gayet net anlaşıldı; Obama’nın İsrail’e söylemek istedikleri Türkiye’ye ihale edilmiş ve Erdoğan da bölgeye sözcü olarak atanmış.

Küresel kapitalist çete Saddam, Kaddafi vd üzerinden asıl mesajını her zaman Erdoğan ve benzerlerine verir onlar da mesajı alır ve hizayı asla bozmazlar.

Erdoğangillerin (Kore’de insanlarımızın kanını döktüren Menderes bunların piridir) milli siyaseti: Sahibini, efendiyi kızdırmayacaksın. Sağ duyulu olacaksın!

Yarın birgün seçim sürecinde olan Erdoğan’ın öfkeli seçmeninin (halkımızın hala vicdan sahibi olduğunu varsayıyorum) gazını almak, gönlünü hoş tutmak için yapacağı muhtemel duygusal konuşmalar kimseyi aldatmasın. Öyle bir konuşma olursa emin olun ki, o konuşma küresel katillerin onayıyla ülke içine ve bölge halklarına yönelik profesyonel bir iletişim çalışmasıdır. Bu tür PR çalışmaları ise artık bayatladı.

Bu silahlı, caydırıcı mesajı alan hatta mesajın sahipleriyle iktisadi ortaklıklara giren ve hizayı bozmayan bir başka aktör de medyadır. Özellikle de Türkiye’nin hakim medyası…

Medyamızın dili kirli ve angaje…

Libya’ya yönelik işgal girişimini, saldırıyı medyamız “müdahale”, “operasyon” gibi kavramlarla anlatıyor ve Libya’da vurulanlara “Kaddafi güçleri” diyor.

Hayır! Bugün vurulan Libya halkıdır.

İşgalcinin bombası ileri teknoloji ürünü olabilir ama hala kimin hangi tarafta olduğunu ayırt edecek bir teknoloji yok dünyada…

Dün Irak’ta, Afganistan’da katledilen çocukların hangisi Saddam yanlısı hangisi Talibandı?

Bir ülke dolusu insan hedefken, “Kaddafi güçleri” demek iki yüzlülüktür. Sabaha karşı Libya’da vurulan hastanenin içindekiler midir Kaddafi güçleri!

Katilin diliyle yayın yapan bu medya, yarın Libya’da ülkesini savunan halk iki Batılı işgalciyi öldürünce de o haberi “terör saldırısı” diye verecektir.

Boynundaki zinciri unutmayan siyah adam uşak değildir. O, köleliğine isyan edecek potansiyel bir asidir. Asıl uşak, efendisinin ağzıyla konuşandır.

Şimdi canlı yayında bir işgali, halkların katlini nasıl izliyorsak efendilerinin ağzıyla konuşan onlarca uşağı da aynı şekilde izliyoruz.

Efendileri “demokrasi” ihraç ederken onlar da zevkten dört köşe olmuş bir haldeler ve içinde “demokrasi, sivilleşme, özgürleşme, değişim” gibi klişelerin arka arkaya sıralandığı sığ analizlerini ekranlardan evlerimize boca ediyorlar.

Bizleri BM’nin ve “uluslararası hukuk”un kararlarının meşruluğuna ikna etmeye çalışıyorlar. Kimin adına? Saldırganların adına…

Oysa BM bir kapitalist enternasyonaldir. Uluslararası hukuk denilen ise bu katil sürüsünün cinayetlerinin yasal kılıfıdır.

BM’de piramidin tepesindeki ülkeler masadaki asıl oyunculardır. Türkiye de dahil olmak üzere emperyalist hiyerarşinin ortadaki ve alttaki ülkeleri ise o masanın beleşçi yancılarıdırlar.

Bu kapitalist enternasyonal tarihsel ve kirli bir birlikteliktir.

İki kez dünyayı kana bulayan, atom bombası kullanan, faşizmi keşfeden, finanse eden ve yayan bu kapitalist katillerdir.

Şimdi Libya’ya dün ise Irak’a, Afganistan’a saldırılar için bahane edilen diktatörlerin ve yönetimlerin cinayet sicilini alt alta toplasanız onlar bu küresel katillerin kirli siciline yaklaşamazlar bile…

Kaddafi ve diğerlerinin günahları bu katillerinkinin yanında milyonda birdir.

Bizler de halk olarak pek de sütten çıkmış ak kaşık değiliz.

Yıllar yıllar evvel topraklarımız açık işgal altında ve insanlarımız esir düşmüşken yoksul Asya halklarının gönderdiği altınları alıp da savaştık. Hatta o altınlarla bağımsızlık savaşının ötesinde gidip İş Bankası’nı kurduk.

Peki, sonra ne yaptık?

Fransa Cezayir halkına kan kustururken gittik Fransa’nın yanında yer aldık. Kore’de ABD ve müttefikleri için kanımızı döktük, adımızı 23 sentlik askere çıkardık. Yetmedi İncirlik üssünden savaş uçakları kalktı kardeşimiz olan halkları çoluk çocuk demeden katletti, bizim seçtiklerimiz de o katillerle alacağımız kredinin kaç dolar olacağının pazarlığını yaptı. Filistin’de Lübnan’da İsrail tarafından dökülen kanın en az İsrail kadar birinci dereceden sorumlusuyuz. Çocukların üzerine misket bombaları atan İsrail uçakları eğitimlerini Konya semalarında yaptılar.

Haydi bunlara boşverdik…

Bir ay önce Mısır konsolosluğu önünde eylemdeydik. Tahrir Meydanı’ndaki isyancı Mısır halkına destek verdik. Ne oldu, çapımız Mübarek’e mi yetti?

Yoksa ABD, Fransa, İngiltere ve diğerleri konsolosluklarını mı kapattı?

Biz de iki yüzlüyüz, tıpkı seçtiklerimiz gibi…

http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=185

MEYDANLARA İNERKEN (3)
19.03.2011

1- Hem o vaktin Genel Sekreterince yasa dışı olduğunu resmen tespit ederek onay vermediği Irak’a yönelik rejim değiştirme maksatlı 20 Mart 2003 Saldırısının sonuçlarını tanıyarak; hem de saldırı gerçekleşirken teşkilata üye ülkelere “Saldırgan ülke ABD’nin durdurulması için” çağrıda bulunma görevini yerine getirmeyip, sessiz kalarak suça ortak olan BM adlı paravan örgüt, insanlığın nazarında vicdani ve hukuki meşruiyetini çoktan yitirmiştir.

Adı geçen örgütün ortaya serilmiş paravan niteliği nedeniyle, aynı rejim değiştirme suçunu, “sivilleri koruma” bahanesiyle şimdi de Libya’da işlemeye çalıştığı hususu, Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, İngiltere Başbakanı Cameron, İngiltere Dışişleri Bakanı Hague ve ABD Dışişleri Bakanı Clinton gibi sözcülerinin kameralar önünde defalarca yaptıkları itiraflarla sabit bulunan uluslararası eşkiyaya hizmet edecek kararlar almaya vicdanen hakkı olmadığı gibi, almış olduğu “Libya üzerinde uçuşa yasak bölge” benzeri gayri ahlaki kararların hukuken hiç bir bağlayıcılığı yoktur.

Öbür açıdan bakılacak olursa, “örgüt”ün güvenlik konseyinde yapılan oylamada, Rusya, Çin, Almanya, Brezilya, Hindistan tarafından verilen beş çekimser oy, sıcak savaşın belli bir dönemi olan soğuk savaş sonrası mücadele şartlarında, “Bu kararın gerekçesine katılmıyorum, kararı kabul etmiyorum” şeklinde, kararı veto anlamı yüklüdür.

Millici rejimleri “sivilleri koruma… demokratikleşme… açık toplum kurma” benzeri adlar altında kukla idareciklere parçalama şablonu, Türkiye-Irak ve kısmen Libya misalleri üzerinde üç başlık halinde şöyle;

a- Evvela AB-D Propaganda Makinesinin uzun yıllara yayılan hurafelerle örülü yoğun psikolojik bombardımanıyla kavramların anlamları ters yüz edilip, hedef ülkenin zihin kurgusu yavaş yavaş değiştirilir.

Kurgulanarak değiştirilmiş yeni zihinlere ezberletilen sapık dilde, taşeron işbirlikçi”nin adı, özgürlük savaşçısıdır. Bozgunculuğu bastırmaya, soykırım; bastıran merkezi devlete, baskıcı devlet/baskıcı rejim denir. “Baskı” yapmayıp, evin/kapısını ardına kadar düşman yağmasına açan rejimler, ileri demokrasi; karşı-devrimin adıysa renkli devrimdir.

b- Böylece, zaman içersinde, Türkiye’nin güneydoğusunda, Irak’ın kuzeyinde, esasen sahip oldukları cesaret seviyesi bir tarla faresinden daha yüksek olmadığı halde, ülkenin devletine, ordusuna efelenerek şahsiyet bulan, ev hissinden yoksun yaltakçı şovmen takımının da desteğiyle, içi bozgunculuk kaynayan enfeksiyon yuvaları ortaya çıkar. Hedef ülkenin rejimi, “demokratikleşme süreci” denilen bir süreçle santim santim hadım edilip iktidarsızlaştırılarak teslim alınır.

c- Eğer hedef alınan ülke yönetimi, 1991’de Irak’ta, bugün Libya’da olduğu gibi, bozgunculuğu bastıracak olursa, 1820’lerde “Hıristiyan sivilleri baskıcı Osmanlı rejiminin soykırımından koruma bahanesiyle” hemen işe karışıp, Osmanlı Devleti’ne, “Yunan bozgunculuğunu bastırdığı halde yenilmiş sayılmayı” dayatan aynı sömürgeci güçler, yine “sivilleri koruma” bahanesiyle işe karışarak, hedef ülke yönetimi “demokratikleşerek” teslim olmayı kabul edene veya yıkılıp yerine kukla bir rejim kurulana kadar sürdürmek üzere, hem BM, ICC gibi paravan örgütleri kullanarak, hem de kendi adlarına bir dizi karar alırlar.

2- İnsanlığın, “ülke rejimlerini dışardan zorla değiştiren batılı rejimlerden” kurtulma zamanı gelmiştir.

Irak’a yönelik 91 Saldırısının “savaş semptomları göstermediğini…çünkü ortada bir savaş ilanı olmadığını…savaş ilan etmeden gerçek bir savaş olamayacağını, dolayısıyla ortada bir savaş olmadığını” yazabilmiş Baudrillard ile Chomsky, Fisk gibi, “batılı güçlerin doğu ülkelerine saldırı düzenlemesine güya şiddetle karşı çıkan, fakat bu saldırılara direnen millici yönetimlere, güçlü liderlere çok daha şiddetle karşı olan” altın kalpli kalpsizlerin en merhametlilerinin sandığının aksine, bir an evvel değiştirilmesi gereken rejimler, batının şeklen demokratik “insani kolonyalist” rejimleridir.

Madem ki var, meydanlara çıkarak rejim değiştirme demokratik hakkı, sadece doğu ülkelerinde, Tahrir Meydanında uygulanmaya mahsus bir hak olarak anlaşılmamalı. Batılı aydınlar, gözleri Libya’da, Yemen’de, Mısır’da “doğulu canavar diktatör, gayrı medeni aptal diktatör” edebiyatı yapma aptallığını bırakmalı, hakiki demokrasiyi rehin tutan rejimlerini değiştirmek için meydanlara çıkma hakkını kullanmaya başlamalıdır.

3- Ülke rejimlerini dışardan zorla değiştiren batılı rejimler, rejim değiştirmekten vazgeçtiklerini fiiliyatta göstermedikleri takdirde ortaya çıkacak gelişmeler, İnternet’te değil, zihinlerde dolaşan şu belgede görülen kehanetlerden anlaşılacağı üzere, o rejimlerinin bazı zihinlerince şimdiden hissolunmaktadır:

“…Irak’a düzenlediğimiz saldırının yasa dışı olduğunu insanlığa unutturamadık. Şimdi de sivilleri koruma bahanesiyle, Libya halkına vahşice saldırıyoruz.

Türkiye’deki mevcut iktidar, sonucun iki saatte alındığı bilgisayar yöntemiyle, seçimlerden yüzde yirmi, yirmi beş mi, yoksa yüzde elli, ellisekiz mi, hangi oy oranıyla çıkarsa bu sonuç “millici dalga “yı daha da tetikleyecek bilinmez fakat, millici dalga, Libya halkına “uluslararası koalisyon gücü” adı altına gizlenip, saldırdığımız şu günlerde kabarmaya başlayacak.

Bu dalga;

a- Başta Silivri Toplama kampı olmak üzere, her kesimden millicilerin bulunduğu hapishanelere yönelecek.

b- Sahillerde kurduğumuz İngiliz – Fransız – Amerikan kolonileri, “Kuduz Fransız sömürgeciliğine, İngiliz sömürgeciliğine, Amerikan sömürgeciliğine bu topraklarda yer yok!” diye sloganlar atan insan dalgalarıyla teker teker zaptedilecek.

c- Giderek tüm vatan sathı “No British Zone, No French Zone, No American Zone” (İngilize Yasak bölge, Fransıza Yasak Bölge, Amerikalıya yasak bölge) ilan olunacak”

Batının inananlarına:

a- Başta yasa dışı Irak ve Libya Saldırıları olmak üzere, benzeri bütün saldırıların kararını veren failler, en ağır cezaya çarptırılmak üzere adil bir yargılamadan geçirilecek.

b- Irak’ın yasa dışı saldırıyla görev yapması 8 yıldır engellenen meşru yönetimi göreve dönecek, Irak ve Libya’ya savaş tazminatı ödenecek.

c- Bu haksızlıkların ortadan kaldırılmasıyla beraber, Birleşmiş Milletler hiç bir sömürgeci saldırgan güce paravan olmayacak şekilde yeniden düzenlenecek.

O’nun hangi sebeple geleceğini, “bin yıllık barış”ı hangi şartlarda tesis edeceğini sanıyordunuz ki?

OrduMillet

Bu yazı dizisinin dşğer bölümleri için: http://www.ordumillet.com/

İÇ VESAYETE İTİRAZ İÇİN DIŞ VESAYETİN BEŞİNCİ KOLU MU OLMAK LAZIM?
Kenan Çamurcu
23 Mart 2011

12 Haziran seçimlerine giderken en ilginç siyasi gerilimin AK Parti ile diğer siyasi partiler arasında değil, bugüne kadar iktidara destek vermenin karşılığında devlet aygıtında derinlemesine örgütlenmiş muhafazakar kesimler ve liberal batıcılar ile AK Parti lideri arasında yaşandığı bilgisine atıfta bulunmanın stratejik anlamı var.

Çünkü bazı muhafazakar kesimler ve liberal batıcılar, seçimlere giderken AK Parti’nin aday listelerinin düzenlenmesinden Erdoğan’ın siyasi üslubuna, Türkiye’nin bölgesel tutumundan batı ve İsrail’le ilişkilere kadar bir dizi konuda etkili olmak, AK Parti’ye nüfuz etmek ve Erdoğan’ı tasarrufları altına almak için her yolu deniyor. Bu kesimler, devasa AK Parti iktidarının azmanlaşmış biçimde yeniden iktidar olmasını, bu büyüklükteki iktidarı diledikleri gibi kullanma şartına bağlı olarak istiyor ve Erdoğan’ın sadece görünür oyuncu olmaya boyun eğmesini bekliyor. Wikileaks Türkiye belgelerinin Washington-Brüksel ekseninin yayın organında tam da seçimin arefesinde yayınlanmaya başlamasına Erdoğan’ın yakın çevresindeki gazetecilerin tepki vermesi bu nedenle anlamlıdır, önemlidir. Gerçekten de Wikileaks Türkiye belgelerinin yayınlandığı mecranın ve bazı muhafazakar kesimlerin AK Parti liderine yönelik tepkisi fazlasıyla aleni, hedef göstererek ve ısrarlıdır.

Erdoğan’ın iç dinamiklerle yeni bir oyun kurma ihtimalini açık ettiği ve milli refleksin gereklerine tabi olacağına dair emareler vermeye başladığı (ya da en azından Haziran seçimlerini bu şekilde geçirmeye niyetlendiğinin hissedildiği) an Washington-Brüksel ekseninin liberal batıcı ve muhafazakar kanatlarının bu yeni duruma karşı adeta şahlanmasının kitaptaki tek tanımı beşinci kol faaliyetidir!

Mevcut durumu bir cümlede özetlemek gerekirse, liberal batıcı kesim Erdoğan’ın görkemli iktidarını ancak AB(D) vesayetinde iş gördüğü müddetçe kutlamakta; muhafazakarlar da iç vesayete itiraz için dış vesayetin hegemonisinde uzantı olmayı, yani beşinci kol faaliyetini normalleştirmekte, makulleştirmekte, makbul ve meşru bir davranış gibi göstermektedirler. Konu Sovyetler Birliği döneminde Moskova’yı eksen alan sosyalist hareket olduğunda veya Türkiye’nin istiklal harbi yıllarında mandater yönetim tartışmaları bahsi açıldığında rahatlıkla “ihanet”ten sözedebilen muhafazakarların Washington-Brüksel vesayetine (mandaterliğine) övgüler düzmesi, bu vesayete kayıtsız şartsız teslim olmayı Erdoğan’a dayatması ve AK Parti’nin bu vesayeti ideoloji olarak benimsemesini özendirmesi hayli manidardır.

Türkiye’deki temel meselenin (askeri/ideolojik) vesayet olduğunu düşünüp buna karşı mücadele kampanyaları açanlar, sıra Washington-Brüksel ekseninin vesayetine (mandaterliğine) geldiğinde sarsılmaz itikatla bağlılık yeminleri ediyor ve iktidarın bu vesayete bağlı kalması için akla hayale gelmeyecek baskılara başvurabiliyorlar.

Nitekim Gülen Hareketi’nin medyasındaki bir yazara göre (H. Gülerce) “liberal, demokrat, muhafazakâr kesimlerden oluşan geniş bir kesim”, Başbakan Erdoğan’ın AB’nin Türkiye’ye yönelik aşağılayıcı üslubundan huzursuzluk duyarak “ne halleri varsa görsünler” noktasına gelmesinden son derece rahatsızdır. Bu kesimler, “Avrupa Birliği’nin, demokratikleşmeye, demokratik laikliğe verdiği desteği hatırlatarak, [iç] vesayetin tuzağına düşme ihtimalinden kaygı duyuyorlar. AB yolundaki kırılmanın, Ergenekon’a en büyük kozu vereceğini düşünüyorlar.” Bütün bunların olmaması için de Washington-Brüksel vesayetinin kesin egemenliğinin tesis edilmesi gerekiyor haliyle!

Erdoğan’ın dinî hayatın kısıtlarından müşteki olanları yoksayması da liberal batıcıların ve bazı muhafazakarların beklentileri arasındadır. “Şeriat tehlikesi”den sözedenlere koz vermemek için mücadele “evrensel standartlar” üzerinden yürütülmeli, yani “yerel” dindarlığa dair durumlar ve sorunlar ertelenmeli, ötelenmeli, geciktirilmeli, oyalanmalı, hatta yok sayılmalıdır. Çünkü Washington-Brüksel vesayetinin iç vesayete karşı mücadeleye vereceği desteğin temel koşulu, “yerel” dindarlığın, meşruiyet çemberinin dışına itilmesidir. Ama “evrensel (ekümenik)” dindarlığın en küçük sorunu bile Washington-Brüksel vesayetinin ajandasındaki listenin en başında yeralabilir. “Evrensel (ekümenik)” dindarlık “evrensel standartlar” cümlesinden olarak etkili koruma ve kollamanın konusu olurken “yerel” dindarlık yeni sömürgeciliğin görmek istemediği gerçekliktir. Liberal batıcıların ve bazı muhafazakar kesimlerin, “evrensel standartlar” namına itaat ve bağlılık çağrısı yaptığı dış vesayet bundan ibarettir.

Evrensel standartlar, batı dünyasının kendisi dışındaki kültürlere dayattığı standartlardan başkası değilken yüzeysel, cahil muhafazakar aklın yaşadığı hipnoz veya narkoz halini, sömürgeciliğin altın çağında sömürgelerdeki sömürgeleşmiş zihinler ile metropol ülke arasındaki ilişkiyi tasvir eden Sartre’ın karikatürüyle açıklamak gerekir: Metropoldeki entelektüeller “insan hakları” diye bağırdığında, bu haykırış, “evrensel standartlar”a meftun sömürgelerdeki sömürgeleşmiş zihinlerde yankılanır: “-ları, -ları, -ları”!

2011 Haziran’ındaki genel seçimlerin gerçek ve asıl rekabet zemini, iç vesayetten kurtulmayı amaç gösteren aklın dış vesayetin beşinci kolu olmayı politik kimlik olarak iktidar yapmak istemesi ile iç vesayete itiraz ve isyanı dış vesayete itiraz ve isyandan ayırmayan yerli, milli ve otoktan dinamiklerin hattı ve sathı müdafaa çabasıdır.

Kaynak: http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=187

Nato kafa nato mermer

Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
30 Mart 2011

1952…

NATO’ya girdik, Coniler İzmir’e girdi. Kavaklıdere Köyü’nde dağı oydular, dağın içine (dışardan göremezsin) nükleer saldırıya dayanıklı savaş karargâhı döşediler. Tesadüfe bakın ki, ABD Büyükelçiliği de Ankara Kavaklıdere’ydi. Hep Kavaklıdere’den döşediler yani.
*
1961…
İzmir’e Amerikalı yağdı, bu sefer Çiğli’de inşaat başladı. Betondan iskele tarzı dalga motorlar dikmeye başladılar. E kabak gibi ortada tabii, ahali merak etti. “Bu ne?” dediler. “Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz” cevabı aldılar. Ahali sevindi. İskeleler bitti, 18’er metre boyunda boru gibi bi şeyler yerleştirdiler. Ahali gene merak etti. “Bu ne?” dediler. “Minare” cevabı aldılar. Evet, “minare” dediler ahaliye… Ahali gene sevindi. Sonra baktılar ki, minarelerden ezan mezan okunmuyor, tel örgüyle çevrili, kapısında kurt köpekli Amerikan askerleri nöbet tutuyor. “E hani minareydi?” dediler. “Bunlar İbrahim” cevabını aldılar.
*
IRBM yazıyordu kenarında, intermediate range ballistic missile kelimelerinin başharfleri, orta menzilli balistik füze… Jüpiter füzesiydi. Sovyetler’i vurmak için… Üstüne, Türk bayrağı monte ettiler, IRBM’yi İbrahim’in kısaltılmış hali diye kakaladılar.
Ahali gene sevindi.
*
1962…
Ahaliye “minare” dedikleri sırada, asker-sivil iki bin TC vatandaşını ABD’ye götürdüler, eğittiler. NASA’nın Cape Canaveral uzay üssünde,
tamamen Türklerin komutasında bir Jüpiter’in deneme atışı başarıyla gerçekleştirildi. Baktılar ki, bizimkiler güzel fırlatıyor, “aferin” dediler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emrine verdiler. Ama küçücük bi şart vardı, füzenin anahtarı Amerikalı subayda duracaktı. Minareyi döşeyen, kılıfına da uydurmuştu.
*
1962…
ABD Senato heyeti İzmir’e geldi, yalaka basınımız “ticari yardım için geldiler, zengin olucaz” diye yazdı. Ahali sevindi. Halbuki, füzeleri denetlemeye gelmişlerdi. Raporlar incelendi, ki, skandal ortaya çıktı. Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direğindeki fincan gibi hedeflere zırt pırt ateş etme alışkanlığı olduğunu bilmiyorlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip füzelerden birine mermi sıkmıştı iyi mi… Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler. Bizim ahali baktı ki, minare füzeleri Mehmetçik koruyor, gene sevindi.
*
1963…
Küba krizi bitti. “İzmir’e diktiğimiz İbrahim’leri söküp götürdük” dediler. Ahali sevindi.
*
1974…
Kıbrıs’a çıktık. İzmir Çiğli’ye “minare füze” diken ABD, utanmadan ambargo uyguladı. Kolumuzu büküyorlardı. Kaddafi yetişti. Benzin, uçak lastiği, mühimmat verdi. Ahali sevindi.
*
1977…
Gergin günlerdi. Birleşmiş Milletler “İşgalcisiniz, Kıbrıs’tan derhal çıkın” deyince, Dışişleri Bakanlığımızın Kıbrıs özel sorumlusu Onur Öymen, Kanada’da katıldığı toplantıda, “Bizi zorlamayın, gerekirse duvarın öte tarafına geçeriz” dedi. Yani? “Canımızı sıkmayın, Kıbrıs’ı komple alırız” demek istedi. O hafta… Kıbrıs’a çıkan Ecevit, İzmir’e geldi. O zamanlar sivil uçaklara hizmet veren Çiğli Havaalanı’na indi. Bir Türk polis memuru, Ecevit’e ateş etti. Mermi, Ecevit’i ıskaladı, Robert Kolej’den beri kankası olan Mehmet İsvan’ın bacağına saplandı. Yara hafifti. Komaya girdi. Çünkü, mermi, o güne kadar Türkiye’de kullanılmayan, içinde kimyasal barındıran görülmemiş bir mermiydi. Doktorlar çaresizdi. Tabanca Amerikan malıydı. Türk Emniyeti’ne üç adet hibe edildiği açıklandı. Özel Harp Dairesi’ne kayıtlı olduğu iddia edildi. Amerikan tabanca firması, pek mahcup oldu, Mehmet İsvan’ı İsviçre’ye götürdü, tedavi masraflarını üstlendi, iyileştirdi. Ahali sevindi. Ateş eden polis serbest bırakıldı. Menemen savcısı soruşturma açtı ama tıkandı, üstü örtüldü. Ahali unuttu.
*
1987…
İzmir’e yeni havalimanı yapıldı, Türkiye’yi ABD’nin kucağına oturtan rahmetli Adnan Menderes’in adı verildi, böylece, Çiğli Havaalanı sivil uçuşlara kapatıldı, komple askeri oldu.
*
2004…
NATO’ya girdiğimiz
andan itibaren, Amerikan
savaş uçakları Çiğli’ye konuşlanmıştı zaten… Ama AKP iktidar olunca, NATO’nun Napoli’deki hava unsurları karargâhı İzmir’e taşındı.
*
2006…
ABD’nin 16’ncı filosu, Almanya’nın Ramstein Üssü’nden tası tarağı topladı, İzmir’e yerleşti.
*
2010…
Kasım ayında “Füzeyle kalkan, zararla oturur” başlıklı yazı yazdım… “İzmir’deki Amerikan konsolosluğu kapatıldı ama, son iki senedir İzmir’e ha bire Amerikalı subay taşınıyor. Öyle hale geldi ki, Şirinyer’deki NATO lojmanlarına sığmıyorlar artık, 2 bin 200 dolar kira yardımı alıyorlar, Bornova’da Urla’da villa kiralıyorlar. Sizce niye?” diye sordum. “Goygoycu manşetlerle uyutuluyor Türk halkı, İzmir üzerinden bi iş çeviriyorlar” diye ilave ettim.
*
2010…
Hep sevinen ahali, bu yazıma çok kızdı. “Şerefsizsin sen, haysiyetsizsin” dediler. “Sanki Amerika’nın emrindeymişiz gibi yalanlar yazıyorsun, hükümetimize iftira atıyorsun” dediler. İsrail ajanı, Rum dönmesi olduğumu, annemin Ermeni, babamın Kürt, benim ters manyel veren gizli Amerikancı olduğumu öne sürdüler. Ağabeyim sitem etti, bana bi şey yok mu?
*
2011…
“NATO’nun Libya’da ne işi var?” dediler. Savaş gemisi gönderdiler. Henüz söylemediler ama, F16 da gönderiyorlar. Üstüne, NATO’nun Libya’yı vurma karargâhı yaptılar İzmir’i.
*
“Minare füze” dikilen İzmir Çiğli’den, Amerikan ambargosu uygulandığında yardımımıza koşan Kaddafi’yi, İzmir Çiğli’den vuracak minareci arkadaşlar…
*
“Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız”
diye bi şiir hatırlıyorum sanki.
*
Hülasa…
Libya’yı vuruş “haçlı seferi” olduğuna göre, haçlı seferinin karargâhı, bu arkadaşların “gavur” dediği İzmir olmayacaktı da, neresi olacaktı birader?
Yarın öbür gün, “Biz vurmadık, gavur İzmirliler vurdu” diye yemin etse, başı ağrımaz yani.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/17407746.asp?yazarid=249

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 963 takipçiye katılın